UzunHikâye Öykü, inceleme, eleştiri



Öykülerimiz

Sökük

25 Oca 2012

Gün çekilirken her şey daha gerçek, pervasız ve yalın. Yalnızlık daha ürkünç. Uyusam geçer belki ya da şuracıkta ölüversem. Yok olsam incinmem artık şu var olma saçmalığından.

Nasıl dingin, huzurlu bir sabaha uyanmıştım oysa. Son günlerde her gece saati kurup her sabah geç kalmayı rutine dönüştürmüşken bu sabah bu rutini bozup kendiliğinden uyanıyorum. Onun dışında her şey sıradan aslında. Bu sıradanlıklar gebedir ya tüm fırtınalara. Pırıl pırıl bir gök, sakin sokak, cıvıl cıvıl bahçem. Evim, tertemiz evim. Arsızca gülümseyen menekşelerim. Artık benim olmayan her şeyim.

Ya şimdi ne yapıyorum? Bu dağılmışlıkta, bu izbede oturmuş parçalarımı dağıtıyorum her tarafa. Dönecek hiçbir yerimin olmadığını hatırlayarak.

Mutfağın açıldığı balkondaki zambakların rayihası baş döndürüyordur hala. Varsa eğer hala dönecek bir baş… Şimdiyse rutubet ve şarap kokusuna karışmış insan kokuları. Midem bulanıyor. Garsona içmediğimi söyleyebilmek için ah açabilsem bir ağzımı.

Kategori:

Merdivenleri dörder beşer iniyor, daha az önce baktığım kol saatime tekrar bakıyordum. Neredeyse akşam olmuştu. Akrebi sekizin üzerine doğru çeken yelkovan kalbimin atışlarını tekrar hızlandırmış ve böyle anlarda her zaman yaptığım gibi küfür etmiştim. Neyse ki çıkış kapısına geldim. Son üç basamağın da hepsini birden atlayarak zemine ulaşıyorum. Kapı yaklaşık on metre önümde; aralığından günün son ışıkları ile gecenin süslü parıltısının öpüşleri sızıyor. Otomobil sesleri, çocuk bağrışmaları, genç kadın gülüşmeleri, erkeklerin konuşmaları belirsizce ama az ama çok kapı ardındaki bana ulaştığında nedense dün gece olanlar geliyor aklıma. İki adımda kapının önüne geliyorum. Tokmak aklımdan geçse de kapıyı iterek açıyorum. Sokak lambaları çoktan yanmış; gökyüzü ise ağır ağır geri çekiliyordu. Kapıdan cadde kaldırımına adımımı atıyorum. Önümdeki geniş ve uzun Şanzelize caddesine uzanıyorum gözlerimle. Yine kalabalık, yine cıvıl cıvıl...

Kategori:

Lodosun sokaktan havalandırıp, kahvehanenin açık kapısından içeri savurduğu mor soğan kabukları, havada kararsız hareketlerle dalgalandıktan sonra, birisi pencereye doğru yönelirken, bir diğeri sıcak su kazanının kenarına çarparak, önündeki bardağa çay dolduran yaşlı kahvecinin ayaklarının dibine düştü.

Kahveci Emin Ağa demliği kazanın üzerine bıraktı. Bardağın altına tabak, yanına şekerle kaşık koydu. Dalgınlıkla koyduğu iki şekerden birisini cam tabaktan alıp kavanoza bıraktı. Alışkın parmaklarının arasına sıkıştırdığı çayı, ağır, acelesiz götürmeye hazırlanırken, gözleri ayaklarının altındaki mor soğan kabuğuna ilişti.

Pencerenin dibinde uyuklayan Hasan Ağa, tek şekerli çayın masaya konurken çıkardığı tıkırtıyla gözlerini açtı.

Kategori:

Falafel

23 Kas 2011

Gecikti mi servis? Yok var daha. Ben huzursuzlandım. Çocuğun keyfi yerinde oysa. Çizdiği yamuk doğruda sekip duruyor mutlu ve güleç. Akşama dek gelmese servis, şikayetsiz oynar böylece. Bir de ben kurtulsam şu müşteki halimden. Perdeyi aralayıp dakikalardır gözetleyen şu kadının kaçak göçek sinir bozan halleri olmasa dinecek huzursuzluğum. Sıkmayacak bu beklemeler. Perdenin gizlediğini sanıyor kendisini, oysa besbelli ortada her haliyle zavallı insancığım.

"Unutma kurabiyeyi anne. Defne’nin annesinin yaptığı gibi olsun ama." "Tamam. Aynısı olsun, Defne’nin şu gözetleyen annesininkinden olsun. O da bunu mu duydu da bekliyor pusuda. Servis geliyor. Cıvıldayarak biniyor çocuk. Kapısını çalmalı eve çıkmadan şu kadının. Mutlu olsun herkes. Çalmasam… Evde yıllardır bıkmadan usanmadan aldığım bir yığın yemek dergisi var oysa. Bulurum aynısından bir tarif. Vardır o uyduruk kurabiyenin bir benzeri. Ya bulamazsam? Tutturdu çocuk bir kere.

Kategori:

Piç’e Yazılmak

07 Kas 2011

Akşama doğru, gölgeler duvar diplerinden, sokağın ortasına doğru uzamaya başladığında, öğlen kesilip, tekrar esmeye başlayan poyraz, akasyanın sararmaya başlamış yapraklarından birkaçını daha dibine dökerek, altında yatan, yırtık, pis, buruşuk koyu gri paltosuna sarınmış, kapalı bir çift gözün üzerindeki, darmadağın, yağlı, kirli saçları dalgalandırdı. Dibindeki kurumuş yaprakları, naylon torba, gazete, kâğıt parçalarını kaldırımın üzerinden, usulca tezgâhların toplandığı pazar yerine doğru savurdu.

Yüzünün sol yanındaki derin yara izinin, yüzüne pis, alaycı bir gülüş eklediği, gri, çelimsiz sokak kedisi, karşı kaldırımda, önündeki yarısı çürümüş portakalı kokladı bir süre.

Kategori:

Eski İki Ayakkabı

11 Eki 2011

Hatırladığım, kötü bakışlar, azarlayıcı sözler ve uzakta duran uzun zayıf buz gibi sessiz bedeniydi. Saçlarını tam hatırlayamıyorum. Sanırım kahverengi; biraz uzun ve dalgalıydı. Gölgeler hatırlıyorum yüzüne vuran. Girintili çıkıntılı bir yüzü olduğundan mı yoksa saçları mıydı gölgeler gibi duran bilemiyorum ama belirsiz yüzünde hatırladığım birkaç detay vardı, o da: elmacık kemikleri, ince çenesi ve isli göz çevresinin içindeki sivri bakışlarıydı. Bakışlarını hiç unutmayacağım. Bir hataymışım gibi bakardı bana. Görmek zorunda olmamayı istermiş gibi. Bu yüzden hiç uzun süre bakamadım en yukarda duran dağ tepesi gözlerine. Sonra ince bacakları ve kolları vardı. Kaçarsanız eğer sizi bir örümcek ya da bir kertenkele gibi beklenmedik bir hareketiyle daha ikinci adımınızda yakalayabilecek sanırdınız. Bu yüzden kaçamadım hiç. O anda bıraktım hep elimdekileri. Dışlanmış, sevilmeyen, sorunlu biri gibi görmeye başlamıştım kendimi. Yaramaz biri değildim. Diğerlerinden bir farkımda yoktu.

Kategori:

Doğduğum Gün

20 Eyl 2011

Daha doğduğum gün konuşmaya başladı doğa benimle. Güneş pırıl pırıl parıldamaya, kuşlar ”cik cik” ötmeye başladı. Köpeklerin havlamalarını da işittim ben doğduğum gün. Suyu dinledim, şırıl şırıl akıyordu tıslayan bir yılanla birlikte. Dayadım kulaklarını yeryüzüne, gürültüsünü duydum yeraltının. İleride azgınlaşıp gürül gürül akmaya başlayan suyun gürültüsüne karıştı yeraltının gürültüsü. Takip ettim nehri; çıtırdayan çalılar ile fısıldayan rüzgarı yoldaş ettim kendine. Sonra biraz da kendimi dinleyeyim dedim, çık yok ; canımı sıktı sessizlik. Devam ettim azgın nehri izlemeye, ta ki suların durulduğu yere dek. Nehrin şırıltısının kesilmesi ile kılsız maymunların patırtı gürültüsüne kapıldım.Gıdaklayan tavukları, meleyen kuzuları besliyordu kılsız maymunlar. Cesaret edemedim tanışmak için, gece olup da etraftan el etek çekilene dek bekledim kuytularda köşelerde lakin en sonunda sessizliğin can sıkıntısı ile patlayıverdim kapının önünde:

-Güm, güm, güm!

Kapıyı açan olmadı.

Kategori:

Kapı çalınışı ile uyanıyorum. Yatağımdayım. Bilincim henüz yerinde değil. Gözlerimle tavana odaklanmış haldeyim. Algılarım yerine geldikçe tavandan uzaklaşıyorum. Odayı izliyorum göz ucuyla. Lamba, dolap, perde, pencere. Perde yarıya kadar açık. Dışarıda güzel bir yaz günü var. Pencereden içeriye ayaklarıma güneş uzanıyor. Isınmış ayaklarım. Ne güzel. Kapı tekrar çalınıyor. Yanımda ki masaya bıraktığım kol saatime uzanıyor elim. Beynim zonkluyor bir anda. Saat öğlen 2'yi gösteriyor. Her şeye gecikmiş gibiyim. Üç gündür evdeyim. Bir roman için uğraşıyorum. Sonlarına yaklaştım. Hatırlıyorum aptal bir yerinde takılmıştım en son. Hayat bir anda tüm hikâyeyi değiştirebilir demiştim gecenin dördünde aldığım on üç bira bitmek üzereyken. Bir ölüm kaza ya da bir bakış. Ölümle aniden biten bir son olacak sanırım roman. Her şey normalken aptal bir ölüm ile. Kapının ziline bu sefer uzunca bir basış geliyor. “Tamam, tamam!” diye bağırıyorum.

Kategori:

Vals

27 Ağu 2011

Karşımdaki duvarda asılı duran Gustav'ın “öpüş” tablosuna bakıyorum. Eski bir hatıra benim için o. Her baktığımda aynı şeyleri düşünürüm. Kadını ve kadınları. Her seferinde bu tablo bana erkeği itici kıldırıyor. Müzik setime yöneliyorum. Sesini açıyorum. Mozart çalıyor. Bir vals. Dans ediyorum tek başına evimin ortasında. Olduğum yerde dönüyor, bir oraya bir buraya gidiyorum. Bulutların üzerinde olduğumu düşünüyorum. Biraz sonra yerde duran bavulu fark etmeyip takılıp önce masaya çarpıp sonra yere düşüyorum. Masa neredeyse üzerime devrilecekti. Sarhoş gibi kalkıyorum. Kolum ve kalçam ağrımaya başlıyor. Müziği kısıp banyoya giriyorum.

Akşam olmuştu dışarı çıktım. Evimin yakınında olan Beyoğlu'na geldim. Kalabalıktan nefret ediyorum. Bir şeyler almak için eski eşyalar satan yerin altında gün ışığı almayan tarihi bir yere giriyorum. Burasını çok seviyorum her yer eski eşyalar takılarla dolu. O kadar çok farklı eşya var ki oturup izleyesim gelir. Geziniyorum içeride.

Kategori:

Bir Yaz Sonu Ayazı

21 Ağu 2011

Böyle bir günde mutluluklarına deniz bile katılacaktı elbette. O gece yorulmak nedir bilmeden dans ediyordu, düğün şimdiymiş gibi coşkuyla kıyıya vurdu vurdu çekildi. Soluklandı. Beklerken onlara bir anın sessizliğini bağışladı. Sonra yine yanlarındaydı.

- Evet evet, ben de hep deniz kenarında hayal etmiştim.

- Hem açıkhava olur, millet rahat giyinir. Ben sevmem öyle sıkı kravat falan. Askerde bıktım düzen tertip işlerinden.

- Doğru, herkesin gönlünce eğlenmesi lazım o gece. Çok güzel olacak bak, göreceksin. Her şeyi birlikte planlayacağız değil mi?

Sahilde yürüyüşe çıkmışlardı. Nefis bir hava, hafif esintili, gökyüzü açık. İnsanlar banklara sığmamış, çoğu ayaklarını iskeleden sallandırıyor. İleri geri, sohbetin ritmine göre, bazen duraklarla, bir kısmı da kıvırıp üzerine oturmuş. Dinginliğin tadını çıkarıyorlar. Öbek öbek kıyıya biriken çöpler bile göze çarpmıyor. Çekirdek kabukları balıklar için yem belki, umursamıyorlar.

Kategori:

Silgi

19 Ağu 2011

Önce ayak parmaklarında başlamıştı.

Güç bela geçiştirilmiş bir haftanın ardından bitap eve dönmüş, aklında yapılması gerekenlerle dolu upuzun bir liste salondaki kanepeye yığılıp kalmıştın. Öncelikle yemek hazırlanmalıydı; Adorno’nun Kültür Endüstrisi bitirilecek; Klossowski’nin Nietzsche’sinden bir bölüm kaldı geriye; sonra da güzel bir kahve yapmalı, sade; Oyun Sonu için bilet alınacak, epey geç kaldın ya, arkalardan da olsa izlemek lazım Beckett’ı; yerler de çok pis bu arada, bir süpürge tutmalı; ama olmaz, toz alman da lazım, onunla da kim uğraşacak şimdi deme; Deleuze’le ilgili bir cümle düşmüştü aklına; neydi, neydi, of, o anda yazman gerektiğini biliyordun; Duran Hoca’yı da araman lazım, bir sürü arıza çıkaracak yine pezevenk, peşinden koş dur, bir sürü kapris çek, neden böyle oldu ki bu adam?

Güçlükle uzaktan kumandanın düğmesine basabildin. Yekta Kopan, Sid sesiyle, Dolmabahçe’nin avlusundan konuşuyor. Kapadın. Duş almak seni tekrar insan yapar.

Kategori:

Konferans

18 Ağu 2011

Konferans henüz başlamamış olmasına rağmen salon fısıltının sessizliği ile dolup taşmıştı. Gözlerimle görmemiş olsaydım mümkünü yok bine yakın kişinin böyle bir uyum sergileyebileceğine inanmazdım. Tabii yine de, sadece gözlerime güvenerek durumu geçiştiremezdim: Bir açıklama da yapabilmeliydim. Neyse ki aklıma bebeklerin somut bir neden yokken sadece başka bir bebek ağladığı için ağlamaya başlayabildikleri üzerine daha önce okuduğum makaleler geldi. Pekala, buradaki insanlar yetişkin oldukları için –bebek ve yetişkin birbirinin zıttı olduğuna göre- ağlama ve gürültü yapma da ters çevrilmiş ve yerini fısıltı ile medeniyete bırakmış olabilirdi. Evet,evet öyle olmalıydı ; yoksa nasıl olurdu ki! Bir bilinmez daha açıklığa kavuşturulduğu için kendim ve insanlık ile tekrar gurur duydum. İyi ki insandım; iyi ki bilinçli, akıllı bir yaratıktım.

İnsanlık gururu koltuklarımı kabartırken konuşmacıların yerlerini almaya başladığını fark ettim.

Kategori:

İnfilak

17 Ağu 2011

Bu konuda öyle sanıyorum ki çok ciddiyim efendim. Hayır, alışılmışın aksine şımarık balon misali anlık almış olduğum bir karar değil bu. Kelimenin tam manasıyla şu anki mevcudiyetime dair her ne varsa, hepsini olanca kuvvetimle dışlıyor ve aynı güce sarılarak buralardan öylece çekip gidiyorum. Gün günden üzerimde oluşan baskıyı göz önüne alırsak geç bile kaldığımı söyleyebilirim size efendim.
Evet, ne diyordum. Aklım karışık filan değil efendim, sadece düşüncelerimi toparlayamıyorum o kadar. Evet, neyse… Gidiyorum diyordum.
Bunu kaçmak olarak katiyen algılamanızı istemem. Zira düşünceleriniz benim için çok değerlidirler efendim. Pek çok kez dayanamaz oldum, kendimi ezilmiş hissettim ama bu defa başka türlü. Bıyık altından gülüşünüzü görür gibiyim yine, ne olur yazdıklarımı okuyunca gülmeyiniz efendim. Gayet ciddiyim bu defa bakın.
Bunları yazıp yazmama konusunda epey kararsız kaldım ilkin. Neticede zatıaliniz sebeplerini benim kadar iyi biliyorsunuz.

Kategori:

Bedenim dışarıdan kusursuz bir bütün olarak görülüyormuş. Öyle söylüyorlar. İnanmak gelmiyor içimden. Bazı kusurlarımın olduğu açık değil mi? Aynaya bakıyorum, kendimi beğenemiyorum. Sağ bacağım eksik olsaydı, nasıl olurdu? Fazla olan sağ kolum da olabilir. Belki iki uzva da sahip olmamak en iyisidir. Annemin karnına dönebilsem, döllenirken sorun çıkarabilsem… Geceleri uykularım kaçıyor. Gözlerimi kapatıp hayaller kuruyorum. Sağ bacağım diz kapağının tam ortasından kesilmiş mesela ve/veya kolum dirsekten halledilmiş. Mutlu olabildiğim tek yer rüyalar. Çırılçıplak görüyorum kendimi rüyalarımda, ne kolum var ne de bacağım. Aynanın karşısına geçip uzun uzadıya bakıyorum kendime. Aynadan yansıyan bedenimin güzelliğine âşık oluyorum. Bir nevi Narkissos gibi. Rüyalar hiç bitmese! Kendimi seyrederek ömrümü tüketmeye razıyım. Bu beden beni öldürecek. Uygun adım yürümek; iki bacakla yapabildiğim tek şey bu. “Hadi!” dese birisi, “Kurtaralım seni şu dertten.” Bıçak altına yatmaya çoktan razıyım.

Kategori:

Bar

03 Ağu 2011

Tahta ufak bir masa… Oldukça eski. Çay kaşığım, çay tabağına gelişi güzel yaslanmış halde. Akşam karanlığı çoktandır sardı kenti ve serinliğe bıraktı kendini hava. İki kolum da masada etrafı izliyorum. Hayatın akışını bu cam arkasından izlemek bana mutluluk veriyor. Tarkovski'nin pasifizmi sarıyor tüm ruhumu ve hiçliğin hafifliği. Pencereden vuran serin hava sokak ve dükkân ışıklarının aydınlattığı caddeyi daha bir çekici kılarken ben de oturduğum bu yerden umarsızca enstantanelere dalıyorum. Elimde bir kâğıt parçası katlamışım tekrar tekrar açarak. Etrafımda kısık insan sesleri… Bazen gülüşmeler yükseliyor sessizliği okşayarak. Uzun zamandır geldiğim bu mumlarla kaplı eski loş bar, yorgun gün sonrası akşamlarım için bir seremoni adeta. Tahta masadaki çiziklere takılıyor yine gözlerim. Aklıma yüzüm geliyor. Dalıyorum. Susadım. Çayım bitmiş. Çay istiyorum. Burada kimse kimseyi rahatsız etmez. Herkes daimi özel yaşam alanında gibidir.

Kategori: