UzunHikâye Öykü, inceleme, eleştiri



Öykülerimiz

Küçük Kız

05 Eyl 2010

Tik-tak, tik-tak, tik-tak, tik-takırtılartılarımı duyan var mı!? TİK-TAK-TİK-TAK-TİK-TAKILMIŞ ya merakının oltasına, telaşla bir şeyler arıyordu odasında küçük kız. Kocaman kocaman ışıldayan siyah gözlerinde yenilgi nedir bilmez savaşçıların mağrur bakışlarını yakalamak mümkündü. Güneş hala tüm parlaklığıyla odayı sararken, o da didik didik ediyordu her santimi odadaki, yem bulabilmek için kendini paralayan minik kuşlara benzettim onu bir an.Kesik kesik hareket ediyor, kafasını sağa sola bir makinenin kayıtsızlığıyla çevirip duraklıyor, sonra bir başka ani hareketle belirlediği yeni yere yöneliyordu. Başının arkasından ikiye ayırıp ördüğü kömür karası saçlarıyla, yüzündeki sabırsız fakat umutlu ifadeyi fark etmesem, bir çırpıda uçup gidebileceği düşüncesini kafamdan atamazdım herhalde.

Acaba ne kadar zamandır böyle didiniyordur merak ediyorum. Bir büyüğü gelse de yardım etse şuna, belki de aradığı şey burada değil?

Bir Perde Oyunu

02 Eyl 2010

Yahut Hacıvat ve Karagöz'den Kesitler

Ne diye bakıyorsun be! Sıkılmadın da günlerdir gözlerini dikmekten.Hiç düşünmüyorsun acaba rahatsızlık verir miyim diye. Neyse zaten senin gibilerden bir incelik beklemeyi bırakalı çok oldu. Endişelenme -ne demekse şimdi bu- hayal kırıklığına uğratamazsın beni. Off, umurundaymış gibi anlatmaya başladım işte yine…Bönüm ben, ne geliyorsa bundan geliyor ya zaten başıma.

****

Hadi bakalım.Günlük mesaimiz başlıyor. Çok merak ediyorum bu gün ne tür bir saçmalıklar denizinde yelken açacağız birlikte.

Tamam tamam, ben hazırım kaptan! Sen her ne istersen…Peki, peki !Gidiyorum oraya.İyi de bu heyecanın niye ki.Şuna bak nasıl da terlemiş, tüm tehlikeyi yaşayan benim oysa.Şu ter taneciklerini asıl sahibi de benim!

****

Ne? Ne dedin kaptanım? Tamam değiştiriyorum kıyafeti. Şuradaki zırh nasıl? Şu botlar da güzelmiş ama? Uzun süre tamirciye de uğramayız eğer bunlardan birer tane alırsak. Neden oraya gidiyorum ki şimdi!

YASEMİN’İN SEYİR DEFTERİ

“Bilincinde olduğumu sanırdım; yolculuklarımızda
gittiğimiz yerlerin aslında olunan değil, geçilen yerler olduğunun. Böylece insanın kendi semtine hiç uğrayamamış/ uğramayacak oluşunun...”
Barış Acar

Bir saat sonra yeni bir yolculuk başlayacak. Yine notlar alacağım kısa kısa. Birbirini ilk kez gören, saatlerce yan yana oturan, bir daha karşılaşıp karşılaşmayacağımı(zı) bilemediğim yolculara dair notlar…
Onların koltukta oturuş biçimlerinden, yanlarında, arkalarında, çaprazlarında oturan yolculara attıkları kısacık bakışlarından, hızla kayıp giden görüntüleri seyre dalmışken yüzlerinde beliriveren dalgınlıklarından, ya da tüm görüntüleri pür dikkat izleyişlerinden, bu yolculuğa niçin çıkmış olabileceklerini kestirmeye çalışacağım.

Yerdeki Para

19 Ağu 2010

Mart ayının açık, soğuk ve lodoslu günlerinden biriydi. Ritmik olarak yükselen sesiyle “Çekirdekciniz geldi beyleeer, çekirdekciniz geldiiii!” diye avazı çıktığı kadar bağırıyordu Naci. Her hafta benzer şeyleri yaşar, açık otopazarına ilk girişindeki çekingenliğini atması bir iki tur dolanana kadar sürer, ayıp bir şey yapıyormuş gibi ilk başlarda çekinir, sıkılır, bağırdığını zanneder ancak kendinden başka kimseye sesini duyuramaz, duyurmak da istemezdi. Onu fark edecek herkesin kendisini kınayacağını zanneder, birçok kere hemen mahallesine geri dönmeyi düşünürdü. Arkadaşlarıyla kuka, çelik çomak, futbol ve misket oynamak varken, burada olması zoruna gidiyordu. Babası, onun üzerinden para kazanabileceği her fırsatı değerlendirirdi. Babasının azarlamalarından ve akşam atacağı dayaktan korkusu olmasa çoktan dönerdi de.

Akbük Yazıları

Akbük’te Temmuz ayının en sıcak günlerinden biriydi. Ağustos ayını karşılamak üzereydi. Havada hiçbir esinti yoktu. Yerdeki bitkilerde, sahil boyunca sıralanan okaliptus ağaçlarının dallarında bile hiçbir kıpırtı yoktu. Tüm canlılar, yakıcı ve bunaltan sıcağın etkisinden kurtulmak için kendilerini kuytu ve serin yerlere atmışlardı. Kavurucu sıcaktan dolayı, hiç kimse bulunduğu yerden kıpırdamak istemiyordu. Deniz hemen bir adım yakınlarında olmasına rağmen, o sıcakta denize girmeye çoğu kişi çekiniyordu. Mevsim normallerinin üzerinde seyreden sıcak için, deniz kenarında olmak bir avantaj sağlamıyordu, bazılarına...
Denize girmek, serinlemek isteyen özellikle daha genç yaşta olanlara karşı, çevresindekiler uyarıyordu:
- “Hava serinlesin ondan sonra, bu sıcakta, bu saatte denize girilmez.”
Çocuklarının, ısrarlı denize girme isteklerine, anne-babalar,
- “Olmaz, güneş tepeden daha aşağılara kaysın, ondan sonra” diyordu. Çocukların ısrarı, fayda etmiyordu.

Halı Saha

06 Ağu 2010

Yokuşun başında iki çocuk belirdi. Gitmeye hazırlanan güneş çocuk masumiyetlerine ayrı bir huzur katıyordu. El ele tutuşmuştu çocuklar. Hınçla yürüyorlardı yokuş aşağı. Boşta kalan diğer ellerinde ise bisikletleri vardı. Eski bisikletler. Belki ağabeylerinden kalmıştı. Belki ucuz olsun diye eskiciden alınmıştı. Çocuklar hızlanarak yürüyorlardı. Hızlarına ayak uydurmaya çalışan göğüsleri bir inip bir kalkıyordu.
Kıvırcık sarı saçlı çocuk durdu. Esmer olansa devam etti hızla yürümeye.
“Deniz hadi neden durdun yürüsene.” diye sitem etti esmer çocuk. Kirpikleri yeşil eriği andıran gözlerini perdeleyecek kadar gürdü.
“Caner çok yoruldum.” dedikten sonra olduğu yere oturdu Deniz. Toz bulutu da yavaşça indi Deniz’in üzerine.
“Deniz kalk hadi. Ya başladıysa maç. Gidelim. Lütfen !” dedi Caner. Sesi ikna ediciydi.
Son bir enerjiyle ayağı kalktı Deniz.
“Yavaş yürü ama. ” dedi ağlamaklı bir sesle
“Tamam, yavaş yürürüm. Bisikletini de ver bana.

Annesi, eskiden narin olan ellerinde, ondan da önce kızıl olan karaçömlekle içeri girdi. “Babam hatırlar mıydı acaba karaçömleğin kızıl yada annemin ellerinin narin olduğu zamanları?” diye düşünürken; İçten içe gülümsedi. Gülümsediyse de durumun komikliğinden ziyadesi üzücülüğüydü. Bir an için ayrıldığı bakışları tekrar annesine yönelerek, “Ne farkeder ki? Annemin elleri işlerine, karaçömlek pişirmeye devam etmiyor muydu nasılsa? İşini yaptığı sürece ne annemin ellerinin teni, ne de karaçömleğin rengi önemli olacak değil ya?.” "Bugünde mi patates" dediği anda kardeşi İlyas, babası ve annesinin mağrur bakışları birbiriyle kesişti. Keder anı olması gereken bu an, onlara mutluluk vermişti. Sanırım bu zoru kolayca paylaşabildiklerini hissetmelerindendi. Bu bakışmalardan nice böyle anların üstesinden gelmiş olmanın keyfini yaşadıklarını anlamak zor değildi.

Bîdâr

22 Tem 2010

Önünde açık duran sayfaların üzerindeki anlamlı-anlamsız onlarca sözcükten sadece ikisini çekip aldı zihni: Cesetlere Basma.

Gözlerini tekrar açtı, bu kez rüyanın dışına çıkabilmeyi başarmış olmayı diledi. Nefes almaya çalıştı, zorlandı. Kafasını kaldırmaya çalıştı, bir baskı hissetti. Göğsünde uyuyan adamı görünce irkildi. Başını yastığa koydu tekrar, tavanın ince çatlakları arasında geziniyordu. Yorgunluğunu hissetti. Yavaş yavaş kapanan gözlerinin yine yeniden cesetlere basmamasını söyleyen yazıya açacağını bilmiyordu. Bu döngünün içinde sonsuza dek kalınabilirdi. Bu döngü sonsuz olabilirdi, dahası Tanrı’nın cezası olabilirdi, onu bu kadar kızdıracak ne yapmıştı?

Kadın gözlerini açtı, yine karanlıktı. Bu kez her şey daha gerçek duruyordu. Nefes sesleri duyuyordu, kendi nefesi ya da yanında uyuyan adamın nefesi, ya da her ikisi. Başındaki ağrı alışkın olduğu cinstendi, bir ilaç bu ağrıyı def edebilirdi. Kafasını kaldırmaya çalıştı. Ağırdı, çok ağır. Bir ses duyduğunu sandı.

Beyaz köpüğü siyah kartonla kaplayarak oluşturulmuş dekora, kırılmaması için fazla yüklenmeden yaslanmışlar, yerde oturuyorlardı. “Ben senin arkadaşın değil miyim?” diye sordu Yeliz kısık bir sesle. Cenk, derin bir nefes aldıktan sonra parmaklarıyla saçını tarayıp Yeliz’e döndü. “Tabii ki” sesi tam da Hocasının istediği gibi hafif çatallı çıkmıştı. Yeliz gözlerini kısarak birkaç saniye düşündükten sonra konuşmaya başladı: “O zaman anlat. Mademki arkadaşınım… Durup durup dalıp gitmelerin, bir anda mal mal bakmaya başlamaların, duyduğun her Sezen Aksu şarkısında ağlamaklı oluşunun sebebini anlat. Dalıp gitmelerin(Bu kısım textte yoktu. Bir an panikleyip Hocaya baktıktan sonra devam etti.). Seni üzenin ne olduğunu söyle bana?” Cenk “Yapamam…” diyerek kafasını dekora dayadı. Fakat kafasını fazla hızlı hareket ettirdiği için dekordan çıkan ses bayağı yüksek oldu. Yeliz bir kez daha ama bu kez sesli şekilde gülerek Hocaya baktı.

Mesel

15 Tem 2010


Gözleri tüm ihtişamıyla yanı başından geçen ahtapota ilişince, kendini gülmekten alamadı balık.

“Seni duvardan duvara vurup parçalayacaklar bunu bil, kollarına güvenme hiç…”

Yeniden bir araya geldiklerinde ikisi de uzun bir şölen masasının başmisafiriydi. Bu kez hiçbir şey söyleyemedi ahtapota çünkü onu göremiyordu. Büsbütün tuza gömülmüştü balık.

Çal Deresi'nde

12 Tem 2010

Gürleyikli gelin Ümmühan yenge taşlı tarlanın ucunda taş duvarın üstüne çıkmış, bir elinde tutuğu kirmanı diğer eliyle fır fır döndürürken, olanca gücüyle bağırıyordu:
“Seliiim!. Akşam oldu, koyunları getir”.
Öne doğru eğilmişti, başını iki yana sallıyordu, neredeyse duvardan aşağı düşecekti. Öfkeli olduğu her halinden anlaşılıyordu. Ama sesi Çal Deresi’nin vadiyi boğan uğultusuna yenik düşüyor, duyulmuyordu. Selim koyunları dereye salmış, kendinden geçmiş, koyunların yüzüşlerini zevkle seyre dalmıştı. Koyunlar suyun içinde bir o yana bir bu yana yüzüyor, arada bir kıyıya çıkmaya çalışıyor, ancak Selim onları yeniden suya itiyordu.
Akşam oluyor, güneşin son ışıkları vadinin dik yamaçlarında parlıyor, uzaklardan karga sesleri duyuluyordu.
“Hilmi, tutsana, kaçıyor” diye bağırdı Selim.
Koyunlardan kömür karası olanı dilini bir karış çıkarmış, derenin yosunlu taşlarına tırmanmaya çalışıyordu. Hilmi koyunu suya sürükledi, ıslanan paçalarını yukarıya çekti.

Külâh

11 Tem 2010

Aralık ayının ikinci haftası başlayan yağmurla, hava günden güne soğumuş, sonrasında da çocukların minik yüreklerinde bir sevinç fırtınası yaratarak kara çevirmişti. Zaman zaman hızını artırıp azaltarak, geceli gündüzlü yağmıştı. Her taraf bembeyaz bir örtüye, aşina oldukları sokaklar, çatılar, tarlalar, yamaçlar, tepeler alışılmadık bir yüze bürünmüştü.

Bordo kiremitli çatıların arasından, havada döne savrula yağan karın altında, ince, uzun boylu bir çocuk, iki yanında, taş ve tuğla evlerin yükseldiği dar sokakta yürüyordu. Düğmeleri iliklenmiş, el örgüsü, beyaz yün kazağının kirli yakalarını, soğuktan bir parça korunmak için yukarı kaldırmıştı. Bir eli cebinde, diğeriyle, dalgın dalgın, bir dal parçasını duvara sürterek yürüyordu.

Mustafa

10 Tem 2010

—Burada böyle oturup denizi izlemek seni bir yere götürmez, dedi Mustafa gözünü denizden ayırmayarak. Ne demeye çalıştığını hiç düşünmedim, sadece bir yere gitmeye çalıştığımı düşünmesi huzursuz etmişti beni. Ona doğru döndüm hafiften. Rüzgâr sık kıvırcık saçlarını savuruyordu oraya buraya. Arada düşen yağmur damlaları da kayboluyordu onda. Ben bankta oturuyordum. O ise yanımda çömelmişti, her an kalkıp gitmeye hazır bir çömelişti bu.
—Neden benim yanımda olduğunu düşünmüyor değilim, ama sana sormaya korkuyorum, dedi. Sessizliğinden bir şeyler anlamaya çalışıyorum ama olmuyor. Sanki bir hüzün dalgasını üzerime yıkmaya çalışıyorsun. Sonra beni burada böylece bırakıp gideceksin. N’oldu, söyle hadi.
Cevap borçlu muydum ona?
—Mustafa, dedim. Kimi zaman dakikalara yetişemiyorum ama çoğu zaman onlar bana yetişemiyor. Neden biliyor musun? Çünkü bin parçayım, aklımı yakalasalar ruhum kaçıyor, ruhumu yakalasalar zihnim, zihnimi ele geçirseler duygularım kayboluyor.

Bıldırcın Faciası

09 Tem 2010

Buzlu damları yalayan hoyrat Ankara ayazının karanlık bacalarda uğuldadığı, soğuk mu soğuk bir Aralık gecesi Ulusal Sigortalar Kurumunun Kızılay semtinde bulunan konukevinin çelik kapısı güm diye vuruldu. Koltuğunda başı öne düşmüş, horul horul uyumakta olan konukevi görevlisi Mestan Koçtan irkilerek uyandı, elleriyle ağzını sildi, gözlerini ovuşturdu. Saatine baktı, biri çeyrek geçiyordu. “Gene tinercilerdir” diye düşündü ve polisi aramaya niyetlendiyse de sıcacık uykusuna yenik düşerek yeniden horlamaya başladı. Bir dakika geçmemişti ki kapı bir kez daha, bu sefer daha kuvvetli vuruldu, nerdeyse binanın sıvaları dökülecekti. Mestan Bey uyku sersemliği içinde yerinden zıpladı, yarı açılmış, öfkeli gözleriyle pencereden girişe doğru baktı. Kapının önünde hiç de sokak serserisine benzemeyen, takım elbiseli, paltolu, saçları hafifçe dökük, yirmi beş yaşlarında bir adam dikiliyordu.

Ne Güzel Çağ

08 Tem 2010

İnsanlar , yarışı kazanıp dünyaya geldiklerinde kendilerini şanslı sananlar…Bir akşamüstü irkildi hepsi birdenbire.”Beni dünyaya getirenin günahını çekmiyor muyum?” diye düşündüler ve karar verdiler “Ben bu acıyı kimseye çektirmeyeceğim.”

Anladı hepsi bir gecede yarıştıklarının aslında çok daha şanslı olduğunu…Bardaktan boşanırcasına yağdı yağmur.Tüm insanlar sokaklara döküldü.İşte mutluluk…Bundan sonra yapılacak tek ibadet gülmek olacak.Ve insanlar terk ederken dünyayı birer ikişer her yere şu yazılacak “Ne mutlu dünyaya hiç gelmemiş olana!”

Tüm bu olanları izlerken dünya koca bir oh çekti , göz kırptı ay , gökyüzündeki bütün yıldızlar hiç parlamadıkları kadar çok parladılar o gece…Kuşlar on bin yıldır söyleyemedikleri şarkılar söylediler.Ayçiçeği başını hiç eğmemek üzere kaldırdı , bir penguen eşine sıkıca sarıldı , bir kelebek çırptı kanatlarını , bir kaplumbağa kafasını korkusuzca çıkardı kabuğundan ve bir çınar daha derine kök saldı.

Nihayet son insan da silindi yeryüzü