Kara bir gölde
debelenir durur hep
Zeus'un oğlu.
Taburcu
Değişik Gözle
Cumhuriyet Yayınları
1998
s. 103-107
Son indirilme tarihi: 3 Kasım 2008
(Öykü forumdan kaldırılmıştır. Bkz.:Forum İşleyişi).
Değişik Gözle
Cumhuriyet Yayınları
1998
s. 103-107
Son indirilme tarihi: 3 Kasım 2008
(Öykü forumdan kaldırılmıştır. Bkz.:Forum İşleyişi).
|
Yazar: özak
Gün çekilirken her şey daha gerçek, pervasız ve yalın. Yalnızlık daha ürkünç. Uyusam geçer belki ya da şuracıkta ölüversem. Yok olsam incinmem artık şu var olma saçmalığından.
Nasıl dingin, huzurlu bir sabaha uyanmıştım oysa. Son...
|
|
Yazar: gönenç kaytaz
Merdivenleri dörder beşer iniyor, daha az önce baktığım kol saatime tekrar bakıyordum. Neredeyse akşam olmuştu. Akrebi sekizin üzerine doğru çeken yelkovan kalbimin atışlarını tekrar hızlandırmış ve böyle anlarda her zaman yaptığım gibi...
|
|
Yazar: Mehmet Sürücü
Lodosun sokaktan havalandırıp, kahvehanenin açık kapısından içeri savurduğu mor soğan kabukları, havada kararsız hareketlerle dalgalandıktan sonra, birisi pencereye doğru yönelirken, bir diğeri sıcak su kazanının kenarına çarparak,...
|
|
Yazar: özak
Gecikti mi servis? Yok var daha. Ben huzursuzlandım. Çocuğun keyfi yerinde oysa. Çizdiği yamuk doğruda sekip duruyor mutlu ve güleç. Akşama dek gelmese servis, şikayetsiz oynar böylece. Bir de ben kurtulsam şu müşteki halimden. Perdeyi...
|
|
Yazar: Mehmet Sürücü
Akşama doğru, gölgeler duvar diplerinden, sokağın ortasına doğru uzamaya başladığında, öğlen kesilip, tekrar esmeye başlayan poyraz, akasyanın sararmaya başlamış yapraklarından birkaçını daha dibine dökerek, altında yatan, yırtık, pis,...
|
Siz de öykülerinizi bizimle paylaşmak isterseniz, işe şu başlığa göz atmakla başlayabilirsiniz: "Uzun Hikâye'de Öykü Yayımlamak"
Re: Taburcu
Öykünün daha başında -diğer okumalardan farklı olarak- çevremdeki hiçbir uyarandan etkilenmedim,bir anda "sanatoryum"da buldum kendimi... Sait Faik'inkileri andıran tasvirler hemen gözümde canlandı.
Yazar, Binali'nin çaresizliğini, sosyal adaletsizlikten nasibini almasını o kadar sade anlatılmış ki...İfadeler, sözcükler o kadar özenle kullanılmış ki.
"Sadece"yi yazmasa bu kadar canlanmayack gözümüzde Binali'nin boynunun büküklüğünü.
Necati Cumalı'nın en başarılı yanı da bu olsa gerek, okuyucuyu ortak etmediği öyküsü yok gibi.
Bir de , kendimi siyah beyaz bir Amerikan filminde hissettiğim "Değişik Gözle Bakınca"dan sonra biraz Yeşilçam'da bulmadım değil hani...
Sanatoryum : Fr, Özellikle veremli hastaların iyileştirilmesi için kurulmuş sağlık kuruluşu. ( T.D.K )
Re: Taburcu
Hikayenin daha ilk cümlesinde kendimi anlatılan mekanın ve zamanın içinde hissedebildim.
Hikaye boyunca karşılacağımız iki karakter, yaşadıkları yer ve alışkanlıklarına dair bir şeylerin
hemen giriş cümlesinde aktarılabilmesi etkiledi beni.
Çekingen, kararsız, "hafif esintili söğüt dalları gibi" ürkek Binali'nin zamanla anlatıcının hayatına dahil oluşu,
sanatoryumda gelişen dostlukları ve Binali'nin taburcu edildiği gün iki tarafın da farklı sebeplerle hissettiği çaresizlik..
Sanki bütün bu hikayeyi oluşturan, yazmaya tetikleyen; taburcu olup çıktığında yapayalnız, işsiz olacağını bildiği Binali'nin
öyle boynu bükük sanatoryumdan çıkıp gitmesine gönlü razı olmamasına rağmen onu uğurlarken elinden bir şey gelmeyen,
onun için bir şeyler yapmak isteyip de yapamayan, "o, serviler arasından kıvrılan yolda son kez el sallarken"
yüreği ezilen anlatıcının, Binali son kez el sallarken yaşadığı çaresizlik, o 'son an' mış gibi geldi bana.
Hikayeyi okurken baştan sona hikayenin içinde hissettim kendimi; uykusuzluğunu anlatırken
"Yastığımın altına sinmiş böcekler gibi, bütün o dertler üşüşürler, kemirdikleri yerden oymaya başlarlardı
yine beynimin içini." diyen anlatıcı Moliere'in oyunlarından birini alıp okumaya başladığı sırada,
o odanın içindeyim, onu izliyorum sanki ya da yine o 'son an'da Binali gözden kaybolurken,
verandanın parmaklıklarına dizilmiş hastalarla birlikte Binali'yi uğurluyorum.
Uzaktan, anlatılan hayatlara tanıklık ederek değil de birebir, o zamanın ve mekanın içinde hissederek kendimi, okudum bütün hikayeyi.
Necati Cumalı'nın okuduğum ilk öyküsüydü ve eminim gerisi gelecek...
Re: Taburcu
Necati Cumalı Yaşamı ve Yapıtları başlığında üzerinde durmuştum. İnkılap Yayınları tarafından yazarın "Değişik Gözle" kitabıyla birleştirilmiş 1970 yılında yazdığı "Sanatoryum Öyküleri"nden biri "Taburcu".
Cihan ve Gül, öykünün samimiyeti ve akıcılığı üzerinde durmuşlar, ben de Cumalı öyküleri içindeki başkalığına dikkat çekmek isterim. "Ay Büyürken Uyuyamam"ın kır atmosferinden de, "Değişik Gözle"nin genç hovardalıklarından da farklı bir bütünü oluşturuyor sanatoryum öyküleri. İnsana yaklaşım ve duyarlılık konusunda öyle incelmiş ki, bu tutum neredeyse karakterlerin bütün hareketlerine, mimiklerine varıncaya kadar yansıyor.
Anlatıcı borçlarından, aşkına özleminden, eskisi kadar çalışamayacağı sıkıntısıyla uyuyamıyor, ama Binali öyle mi? O tümüyle işsiz kalacak. Altmışlık anası ve çürümüş ciğerleriyle nezaketini, yiğitliğini, insanlığını yere çalacak! Moliere'den daha iyi ne gider bu sahneye: Öyle acıklı bir komedi! Çürümüş düzen içinde öyle hazin bir son...
Re: Taburcu
Gül'ün yazdığı gibi, daha ilk cümlede hastanede öykü kişilerinin yanında buldum kendimi. Binali doktorlardan rica etse raporu iş başı yapabileceği biçimde yazdıramaz mı diye sorası geliyor insanın, karda kışta yeniden azar bu hastalık, hastanede biraz daha kalamaz mı, annesi ne yapacak...
Ustamızın ustaca yaptığı benzetmeleri alıntılamak istedim:
"Uzun boyu, hafif bir esintiye tutulmuş ince bir söğüt dalı gibi, kapımın önünde kararsız sallanırdı.”
“… düşüncelerimi sanki bir yerlere silkip atmaya çalışırdım. Ama yatağıma dönünce, yastığımın altına sinmiş böcekler gibi, bütün o dertler üşüşürler, kemirdikleri yerden oymaya başlarlardı beynimin içini.”
İncelikle anlatılan kaygılar sanki daha bir katmerleşiyor.
Can yakan bir soruyla bitmiş öykü ya da bir cevapla:
“… Binali, nereye?”
İki yanında dizili yüzyıllık servilerin arasından geçiyor Binali. Sanki ölüme gittiğini söylemeye dili varmıyor da bunu servilerden söz ederek söylemeye çalışıyor anlatıcı.
Ben de düşünmüştüm Moliere'in adının niye anıldığını. Tabii, öyküde bağlantıyı kurabilmek için Moliere'i bilmek gerek. Sağ olsun Barış açıklayınca anladım.
Re: Taburcu
Bunu fark etmemiştim, teşekkürler Elif.
Re: Taburcu
Elif ne güzel dillendirmiş Cumalı'nın Binali için o kaçınılmaz sonu servilerle sezdirişini.
Öyküyü okuduğumda Barış karşımdaydı ve gözlerim nemli, dudağım buruş buruş dedim ki, burnumu çeke çeke;
Biliyor musun bence Binali ölmüştür, dayanamamıştır,Barış da bana; Elif de öyle diyor, dedi. İşte o zaman tutamadım göz yaşlarımı sanki benden başkası öyle düşünmese Binali daha sonra hatırımda canlanabilirdi dayanabilirdi, iyileşebilir ve iş bile bulabilirdi.
Öyküde anlatıcı o uzun boylu kırılgan çekingen adamı anlatmaya başladığında öyle silik öyle belirsizdi ki bu söğüt dalı gibi sallanan hasta. Ama ne zaman "gel Binali"
diye seslenince adını öğrendim birden bire yürüyüşü, hafif omuzlarını öne doğru bükmüş hafif kambur duruşu hafızama çiziliverdi. Sanki adı başka bir şey olamazdı.