UzunHikâye Öykü, inceleme, eleştiri



Sabahattin Ali - Romanları

17 Oca 2010

Kuyucaklı Yusuf
Öncelikle romanı daha önce okuyanlara romanın konusunu anımsatmak için kısaca içeriğine değineyim.

Roman, 1903 yılında Yusuf'un Kuyucak köyünde ebeveynlerinin ölümü üzerine başlar. Bu olayı incelemek için Yusuf'un evine giden Kaymakam Selahattin, Yusuf'u evlatlık edinir. Yusuf, bunun üzerine Selahattin Bey'in eşi Şahinde ve kızı Muazzez'le yaşamaya başlar. Selahattin Bey'in Edremit'e tayin olunması üzerine Kuyucak köyünden Edremit'e taşınırlar. Roman burada ikinci uzama geçer. Genel özellikleriyle burayı bize anlatan yazar, daha sonra Yusuf'un uzun süre buraya alışmakta zorluk çektiğini anlatır. Roman; Şakir adlı zengin, serseri birinin Muazzeze ilişmesi üzerine başka bir zemine kayar. Bundan sonra olayların rengi değişir ve roman, Şakir'in Muazzez'i türlü dolaplarla elde etme, Yusuf'un ise onu koruma savaşına dönüşür. Selahattin Bey'in ölümü üzerine zayıf kalan Yusuf, yeni kaymakamın isteğiyle uzak bölgelere tahsildarlık için gönderilir. Bunun üzerine Selahattin Bey'in evi içki alemlerine mekân olur ve bir gün Yusuf'un vakitsiz bir zamanda eve gelip her şeyi öğrenmesi, oradakileri -bilmeden Muazzez'i- öldürmesi üzerine biter.

Kategori:

Re: Kuyucaklı Yusuf

"Kuyucaklı Yusuf" Sabahattin Ali' ilk romanıdır. Sabahattin Ali romanla aynı adı taşıyan Kuyucaklı Yusuf ile 1931 yılında Aydın hapishanesinde tanışmıştır. Hapishaneden çıktıktan sonra Konya'da öğretmenlik yapmaya başlayan S.Ali Kuyucaklı Yusuf' u Konya'da çıkarılan "Yeni Anadolu" adlı gazete on beş sayı boyunca yayımlar.
Kuyucaklı Yusuf'un ilk kez Konya'daki bu gazete yayımlanmaya başlaması Sabahattin Ali'nin Sinop cezaevine dek uzanacak mahpusluk yolculuğunun da başlamasına sebep olacaktır.
Gazetenin ücretleri ödememesi yüzünden S.Ali yeni bölümleri yayımlamayı durdurur. Gazete satışları bu durumdan etkilenince gazete sahibi Sabahattin Ali'den intikam almak için ona iftira atar.Sabahattin Ali'nin Almanya'da öğrenciliği sırasında yazdığı Sivas'taki bir Bektaşi hareketiyle ilgili olan bir şiiri sanki Atatürk hakkında yazılmış ve onu taşlayan bir şiirmiş gibi göstererek tutuklanmasına sebep olur.

Kuyucaklı Yusuf'un daha sonra 1936'da projektör adlı derginin mart sayısında çıkmaya başlar ancak dergi kapanınca yine yarıda kesilir. Ardından bir parçası aynı yıl Kasım ayında Varlık dergisinde yayımlanmış ve tamamı kasım 1936'dan ocak 1937 'ye değin Tan gazetesinde yayımlanmıştır.

Kaynak: Asım Bezirci Sabahattin Ali, Çınar yayınları, ekim 1992
not: sayfa belirtemiyorum. Çünkü yukarıdaki aktarmalar kitabın çeşitli sayfalarından derlemedir.


Re: Kuyucaklı Yusuf

Romanın içeriği ve üslubu hakkında konuşulmaya başlanmadan, roman üstüne derinlemesine tahlillere girişilmeden önce teknik bilgiler vermeye devam edeyim.
Nazım Hikmet'in çıkışını "sabırsızlıkla ve güvençle, doğacak çocuğunu bekler gibi beklediğini" söylediği "Kuyucaklı Yusuf" kitap halinde ilk kez 1937 yılında Yeni Kitapçı tarafından basıldı.
1943 ikinci basım, Akba kitabevi
1965 üçüncü basım, Varlık yayınları
1972 dördüncüsü Bilgi yayınevi,
1980 beşinci Cem yayınevi
....
Kuyucaklı Yusuf 1985 yılında filme çekildi. Filmin senaryosunu Feyzi Tuna yazmıştır.

Kaynak: Asım Bezirci Sabahattin Ali, Çınar yayınları, ekim 1992, syf 194


Re: Sabahattin Ali'nin Romanları

Bu arada Nurten'in aktardığı notta belirttiği gibi yazar, bu anlatıyı yaşanmış bir olaydan hareketle kaleme alıyor. Geçenlerde bir arkadaşımda Yusuf'un gerçek hikâyesini görüp okudum. Bu yazıdan kimi parçaları en kısa zamanda bu başlığa ekleyeceğim.


Re: Sabahattin Ali'nin Romanları

Kuyucaklı Yusuf hakkında benim de söylemek istediklerim olsa da önceliği Kürk Mantolu Madonna'ya vermek istiyorum:

Kürk Mantolu Madonna ilk olarak 1943 senesinde basılmış. Yazar, bankadan haksız yere çıkartılınca (tasarruf bahanesi sunulsa da yerine kısa zamanda başka birisi geçiriliyor) eski bir arakadaşı olan Hamdi'yi ziyarete gidiyor. Hamdi kısa sürede zengin olan, çevresi geniş , sağda solda tanıdığı olan birisi. Yazarın işten çıkartıldığını öğrenince onun ne yapabileceğini düşünüp onu efkafa yerleştiriyor. Yazar da burada romanın ana kahramanı olan Raif Efendi ile tanışıyor. ("Yazar" diyorum çünkü, romanın anlatım tarzı ilk dönem roman anlatıcılarının özelliğle aynı. Yani Ahmet Mithat Efendi'de ya da Meddahlık geleneğinde olduğu gibi üçüncü bir ağızdan değil direkt S.Ali tarafından anlatılıyor.)
Raif Efendi, kalabalık bir aileye sahip, pek dışarıya sır vermeyen, insanlarla ileri derece samimiyet kurmayan, maaşıyla ay sonunu zor getiren birisi -ben onu, "Yaprak Dökümü" romanındaki baba karakterine benzettim-. Dairede iyi bildiği Almancası sayesinde yazışmalar yürütüyor ve çeviriler yapıyor. Yazar ise Hamdi Bey'in yardımıyla girdiği dairede Raif Efendi'ye yardım ediyor( S.Ali'nin Almanya'da bir dönem geçirdiğini ve yurda döndüğünde bir dönem memurluk yaptığını biliyoruz). Raif Efendi'yi biraz daha yakından tanıyalım:

""
Sabahları tam vaktinde geliyor, öğle yemeğini odasında yiyor, akşamları, ufak tefek alışverişini yaptıktan sonra hemen evine gidiyordu. Birkaç kere teklif ettiğim halde kahveye gelmeye razı olmadı. "Evde beklerler!" dedi. Mesut bir aile babası, diye düşündüm, bir an evvel çoluğuna, çocuğuna kavuşmaya can atıyor. Sonradan hiç de böyle olmadığını gördüm, fakat bunlardan daha ileride bahsedeceğim.*

Son cümlede de görüldüğü gibi S.Ali; romancının araya girip bilgiler verdiği, konuyu kavramamız için müdahelelere gerek olduğunun sanıldığı dönem yazarları gibi -ara sıra da olsa- araya girmiştir. Diğer iki romanındaki anlatım özelliklerine de bakıldığında , bunu bilerek yaptığı ve Kürk Mantolu Madonna'da eski roman unsurlarını denemekten kaçmadığını düşünüyorum. Madam Bovary'de görebileceğimiz, 20. yy romanlarında rastladığımız karakter tahlilleri de romanın diğer kahramanı Maria Puder üzerinde göstermiştir.
Raif Efendi, evinde eşi Mihriye Hanım ve çocuklarından başka bir de baldızları ve onların eşleriyle yaşamakta, kirayı paylaşmak adına kalabalık ve konforsuz bir evde yaşamını sürdürmektedir.
""
Bütün bu yükleri çeken Raif Efendi olduğu halde, evde onun yokluğu ile varlığı müsavi gibiydi. En küçüğünden en büyüğüne kadar herkes onu fark etmez görünüyordu.**

Yazarın, Raif Efendiyle tanışması ve birgün onun hastalığıylşa evine gitmesi, onun günlüğüne rastlamasına kadarki kısmı giriş kısmı sayabiliriz. Roman, yazarın Raif Efendi'nin günlüğünü bulması ve oradaki anıları bize aktarmasıyla başlıyor. 20 Haziran 1933 tarihiyle başlayan günlükte ise Raif Efendi'nin Almanya'dayken yaşadığı aşkın notlarını okuyoruz.
Sabunculuk mesleğinin ayrıntılarını öğrenmek için Almanya'ya gönderilen Raif Efendi, burada bir müzede gördüğü "Kürk Mantolu Madonna" tablosuna hayran olur ve günlerce gittiği sergide, tablonun altında yazan Maria Puder ismini farkeder. Ressam MAria Puder'le tanışır. Maria Puder, Yahudi bir Almandır. Sanata, edebiyata olan merakı yanında geceleri barda çalışıp yaşamını sürdürür. S.Ali, Puder'i öyle bir anlatır ki, romanı sadece onun tasviri için defalarca okuyabiliriz. Güçlü, kendi ayakları üzerinde duran bir kadındır o. Feminist bir duruşu kadar, güçlü, açıksözlü ve kendini gerçekleştirmiş biridir:
""
Puder'in , Raif Efendi'yle olan bir sohbetinden :
Dünyada sizden, yani bütün erkeklerden neden bu kadar nefret ediyorum biliyor musunuz?Sırf böyle en tabii haklarıymış gibi insandan birçok şeyler istedikleri için... Beni yanlış anlamayın, bu taleplerin muhakkak söz haline gelmesi şart değil... Erkeklerin öyle bir bakışları, öyle bir gülüşleri, ellerini kaldırışları, hulasa kadınlara öyle bir muamele edişleri var ki...Kendilerine ne kadar fazla ve ne kadar aptalca güvendiklerini fark etmemek için kör olmak lazım. Herhangi bir şekilde talepleri reddedildiği zaman düştükleri şaşkınlığı görmek, küstahça gururlarını anlamak için kafidir. kendilerini daima bir avcı, bir zavallı birer av olarak düşünmekten asla vazgeçmiyorlar. Bizim vazifemiz sadece tabi olmak, itaat etmek, istenilen şeyleri vermek... Biz istemeyiz, kendiliğimizden birşey vermeyiz... Ben bu ahmakça ve küstahça erkek gururundan tiksiniyorum. Anlıyor musunuz? Sizinle, bunun için dost olabileceğimizi zannediyorum. Çünkü halinizde o manasız kendine güvenme yok... Fakat bilmem... Ne kuzuların ağzından vahşi kurt dişlerinin sırıttığını gördüm...***

""
Hiçbir kuvvete dayanmadan beni sürükleyebilecek bir erkek... Benden birşey istemeden, bana hakim olmadan, beni tezlil etmeden beni sevecek ve yanımda yürüyecek bir erkek...Yani hakikaten kuvvetli, tam bir erkek... Şimdi anlıyor musunuz, sizi neden sevmiyorum. Zaten sevecek kadar da zaman geçmedi, fakat siz benim aradığım değilsiniz...Gerçi biraz evvel bahsettiğim o manasız nahvet sizde yok...Fakat pek çocuk, daha doğrusu pek kadın gibisiniz...Tıpkı annem gibi sizi de birinin idare etmesi lazım...Bu, ben olabilirim, eğer isterseniz... Fakat fazla birşey olamam...Sizinle mükemmel arkadaşlık ederiz...Benim bu sözlerimi kesmeden, beni fikrimden çevirmeye, ikna etmeye yani yola getirmeye kalkmadan dinleyen ilk erkek sizsiniz. Beni anladığınız gözünüzden belli...Dediğim gibi, gayet iyi dost olabiliriz...****

Puder'in kararlı, güçlü kişiliğine hayran olmamak mümkün değil. Raif Efendi ise, onu tanıdıkça kendi yaşamını sorgulayan, hakikati düşünen ve ona olan hayranlığını gün gün arttıran biri olmuştur. Nihayet aralarında bir aşk başlar ve bu aşk ilk fiziksel yakınlaşmayla birlikte Raif Efendi'nin fikirsel olgunluğa erişmesini de sağlar. Bugüne kadar sorgulamadığı, düşünmediği, yaşamadığı gerçekleri bizzat için olarak tanır ve yaşamını kurar. Raif Efendi'deki değişimi S.Ali'nin anlatımıyla okuyucu , kendindeki değişikliği kavrarcasına yakından kavrar. Romanın Puder tahlili kadar Raif Efendi'nin kişiliğindeki değişim aşamalarını anlatımı da kusursuzdur.
Bundan sonrası ise Maria Puder'in "zatülcenp" hastalığına yakalanmasıyla sürer. Tabi, hastalığında onu bırakmayan, yanından ayrılmayan Raif Efendi'yle aralarındaki aşk boyut değiştirir ve uzun sohbet anlarında birbirlerine çok şey katarlar (burada daha çok alıcı Raif Efendi'dir). Ve Raif Efendi'nin işlerini düzeltip onu yanına, Türkiye'ye alma planıyla Almanya'dan ayrılmasıyla acı son başlar. İlişkilerinin mektupla sürmeyeceğini kestirmemize rağmen, bir umutla beklediğimiz son gerçekleşmez. Görüşmelerinin tamamen kesilmesinden sonra da Anklara'da bir kış günü , Raif Efendi bir ortak arkadaşlarını görerek, Puder'in bu büyük hastalıktan dolayı ölüdüğünü öğrenir. Filmin bu kısmı yeşilçam klasiklerine ilham olsa da romanın tamamına yaılan, Raif Efendi'nin dönüşümü ve Puder'le olan aşkı romanı başarılı kılıyor. Romanla ilgili başka notları da fırsat buldukça ve yeni tartışmalar başladıkça konuşacağız.

""
* S.Ali, Kürk Mantolu Madonna, YKY,İstanbul 1. baskı : 1943, son baskı:Ekim 2006, sf 20
**a.g.e sf 31
***a.g.e sf 83
****a.g.e sf 100


Re: Sabahattin Ali'nin Romanları

Sabahattin Ali birincisi "Kuyucaklı Yusuf" olan üç kitaplık bir dizi yazmayı düşünmüş ancak bunlardan yalnızca birincisi yazabilmiştir. Tasarladığı üçlü dizinin ikincisi "Çinili Kübra" adını taşıyacak ve dağa çıkan Yusuf'un eşkiyalık günlerini anlatacaktı. Üçüncüsünde ise Yusuf'un dağdan inişini ve yörüklerle olan yaşantısını konu edinecekti.

Kaynak:Asım Bezirci, Sabahattin Ali, Çınar yayınları, ekim 1992, syf 193.


Re: Sabahattin Ali'nin Romanları

Baktım okuyamıyorum, ben de sinema uyarlamasını izleyeyim dedim. Kuyucaklı Yusuf'un 1985 yapımı sinema uyarlaması Feyzi Tuna imzası taşıyor (link). Filmi izleyecek olanlara beklentilerini fazla yüksek tutmamalarını öneririm; zira filmdeki karakterler de olay örgüsü de vasatın altında. Eğer kitabın özetini okumamış olsaydım olayların önemli bir kısmını anlamazdım gibi geliyor.

Öte yandan filmde Kaymakam'ın yaptığı kısa bir konuşma üzerinde durmak istiyorum. Kaymakam, evliliği bir illet olarak tasvir edip içimize girdikten sonra gayeleri ve umutları olan bir insandan ortalama ve bıkmış bir insan yarattığını söyler. Kuşkusuz, bunda yaşadığı mutsuz evliliğin, bir türlü huzura eremeyen aile yaşantısının etkisi büyüktür. Bununla birlikte buna benzer bir düşüncenin Kürk Mantolu Madonna'da da ifade edildiğini hatırlar gibi oluyorum. Biraz da bu nedenle bu ifadeleri Kaymakam'ın değil de S. Ali'nin düşünceleri gibi görme eğilimindeyim. Lâkin bu düşüncenin evlilik kurumunun kendisine mi, yoksa görücü usûlü evliliğe mi yöneldiğinden emin olamıyorum. Romanları yeni okumuş olan arkadaşlar bu konuda yorum yapabilirlerse sevinirim.


Re: Sabahattin Ali'nin Romanları

""
Biraz da bu nedenle bu ifadeleri Kaymakam'ın değil de S. Ali'nin düşünceleri gibi görme eğilimindeyim.

"Kuyucaklı Yusuf" romanından yola çıkarak bu konuda şunları söylemek isterim: Öncelikle evlilik konusunda yazar, görücü usulüyle evlenme tarzından çok evlenen kişilerin karşılıklı beklentilerine, -feminist bir söylemle- kızların Anadolu'da sadece ileride birileriyle evlenir düşüncesiyle yetiştirilmesine doğrudan karşı çıkıyor. Bunlar benim çıkarımım değil yazar bunları doğrudan kitabında belirtiyor. Toplumsal çarpıklığın öğelerinden biri olan bu tür yanlış birlikteliklerle beraber birçok sorunun patlak verdiğini saptayarak toplumsal bir eleştiri geliştiriyor. Bana kalırsa bu yanlış başlayan ilişkileri yazar, zemin kabul ederek onun bünyesinde benzer sorunlara yer veriyor. Bu sorunun temelinde yatan etkenlerle başka sorunları oluşturan sebeplerin çok da farklı olmadığı kanısını uyandırmaya çalışıyor. Ayrıca yazarın kendi yaşamında da ebeveynlerinin çok da mutlu olmadıklarını ev içinde birçok gerginliğin yaşandığını okumuştum.


Re: Sabahattin Ali'nin Romanları

eren dedi ki:
Biraz da bu nedenle bu ifadeleri Kaymakam'ın değil de S. Ali'nin düşünceleri gibi görme eğilimindeyim. Lâkin bu düşüncenin evlilik kurumunun kendisine mi, yoksa görücü usûlü evliliğe mi yöneldiğinden emin olamıyorum.
Sabahattin Ali evlenmeye niyetlendiği bir dönemde kiminle evlensem acaba der gibi çevresinde evlenebileceği bir eş adayı aramış ve hatta bu takıntısı dolayısıyla kendini oldukça yakın gördüğü eski dostu [*]Ayşe Sıtkı' ya bir mektupla evlenme teklifinde bulunmuştur. Ayşe Sıtkı ise bu teklifi kibarca geri çevirmiştir. Asım Bezirci Sabahattin Ali incelemesinde konuyla ilgili şöyle yazmıştır:
""
Evlenme önerisini Ayşe Sıtkı'nın olumsuz karşılamasından sonra Sabahattin Ali başka adaylar aramaya koyuldu. 1932 yazında amcası Salih Beyin evinde karşılaştığı Aliye hanımda karar kıldı.

Sabahattin Ali Ayşe Sıtkı'ya yazdığı bir mektupta evleneceği haberini şöyle verir:
""
Mühim bir haberim var: Evleniyorum. Hatta nişanlandım bile. Sen benim gibi kelepiri kaçırdığınla kal.

Ardından mektup şöyle devam ediyor;
""
Birisi sorsa:Niçin evleniyorsun? dese, vereceğim cevap şudur:Çalışabilmek için...Ben kendimi her hususta idare edemiyorum. Halbuki muhakkak muntazam ve ölçülü bir hayata muhtacım ve ancak bu şekilde faydalı işler çıkarabilirim.

Bu satırlar bana Sabahattin Ali'nin evlilik kurumuyla doğrudan bir hesaplaşması olmadığı hatta evlilik konusunda oldukça geleneksel bir yaklaşıma sahip olduğu izlenimi yarattı.

Sabahattin Ali eşi Aliye hanıma nişanlandıktan sonra aralarında başlayan mektuplaşmalar sırasında aşık olur.

[*]Sabahattin Ali eski bir arkadaşı olan Ayşe Sıtkı'ya sık sık mektup yazardı. Özellikle Sinop ceza evinde kaldığı yıllarda yazdığı mektuplar oldukça anlamlıdır. Bu mektuplar "İki Gözüm Ayşe" adıyla bilgi yayın evi tarafından basılmıştır.


Re: Sabahattin Ali'nin Romanları

Nurten'e verdiği bilgiler için çok teşekkür ederim. Kürk Mantolu Madonna'daki evlilikle ilgili bahislerin izini sürmek de istiyorum, fakat bugün zaman bulabilecek miyim, bilmiyorum. Kuyucaklı Yusuf'ta Kaymakam'ın ağzından duyduğum evlilik karşıtı sayılabilecek sözler belki de yönetmenin tasarrufuydu. Evliliğin ateşi (yalnızca aşk ateşini değil, bir şeyler yapma, eser verme ateşini de) öldürdüğü düşüncesinin KMM'da nasıl işlendiğini merak ediyorum (eğer işleniyorsa tabii).


Re: Sabahattin Ali'nin Romanları

İlk dönem yazarlarının tamamına yakını, yarattığı karakterlerde idealize ettiği tipleri yaşatmıştır. Ya da o tipler aracılığıyla toplumun gelmesine inandığıçizgiyi işaret ederler. S.Ali'nin de "evlilik, kadın,aile yaşamı" konularında kafa yorduğunu düşünüyorum. Bu yönüyle KMM'daki M.Puder'in örnek bir karakter olduğunu söyleyebiliriz.


Re: Sabahattin Ali'nin Romanları

S.Ali ile ilgili Asım Bezirci'den bazı notlar :

Kaynak:Asım Bezirci, Sabahattin Ali, Çınar yayınları, ekim 1992


Re: Sabahattin Ali'nin Romanları

Cihan bir hayli çalışmışsın gördüğüm kadarıyla; ellerine sağlık. Bundan sonra devamını bekleriz artık. Good


Re: Sabahattin Ali'nin Romanları

Eren'in evlilik konusunda sorduklarına Asım Bezirci'nin "Sabahattin Ali" kitabından birkaç metin daha eklemek istiyorum:

""
Sabahattin Ali'ye göre evlenme yaşça, kafaca ve yaradılışça birbirine yakın kimseler arasında olmalıdır. Çiftler önceden birbirini görüp tanımalı, sonra evlenmelidirler. Salt bir karı ya da koca bulmak amacıyla her önüne gelenle sevmeden evlenmek doğru değildir. Yoksa, evlenenler bir türlü mutlu olamazlar, ya aile çöker ya da bir cehennem haline gelir. Yazık ki Türkiye'de aileler çoğunlukla böyle bir cehennemde yanar dururlar. Bunun en iyi örneği Salahattin Beyle Şahinde Hanımın evliliğidir:

"Salahattin Bey, gençliğini deli gibi geçirdikten, hayatın tadılmadık zevkini bırakmadıktan sonra, birdenbire yorgunlaştığını, artık daha fazla koşacak kuvveti olmadığını görmüş, beş sene kadar evvel, bu kendisinden tam on beş yaş küçük kızla evlenmişti." (s. 27)

Anlaşıldığına göre, Salahattin Bey ile Şahinde Hanıma ilişkin birçok çizgiler yazarın babası ile annesinin yaşamından alınmıştır. Nitekim, Sabahattin Ali çocukluk anılarında bu konuda önemli açıklamlarda bulunur:

"... Babamın mektepten çıktıktan sonra bekâr olarak on senelik bir hayatı vardır ki birçok kadın ve sefahat maceralarıyla geçmiştir. (...) Tam otuz yaşında ve yüzbaşı rütbesinde iken Edirne'nin Eğridere kazasında bulunuyordu. Burada alaydan yetişme bir mülâzım olan Mehmet Ali Efendi isminde birisinin bir Rumeli muhaciri olan karısı ile izdivacından hasıl olan kızını gördü. Ufak muhitlerde bir parça, hatta biraz fazlaca güzel olan bu on dört yaşındaki kıza eski bir çapkın olan babam macera yapmak istedi. Bunun sonu izdivaca müncer oldu."

Kaynak: Bezirci Asım, Sabahattin Ali, Çınar yayınları, Ekim 1992, İstanbul: 199, 200


Roman Notlarını Ne Yapsak?

Kuyucaklı Yusuf’a yeni başladım.

Roman 1937 yılında yazılmış. Anlatıldığı dönem itibariyle Anadolu’nun siyasal, kültürel ve sosyal yapısı günümüzden çok farklı gelmedi bana.

""
Kuyucaklı Yusuf, 1903-1915 yılları arasında geçer. İttihat ve Terakki iktidardadır; İttihat ve Terakki ekonomik girişimlerde liberalizmden yanadır ve ulusal burjuvaziyi oluşturma doğrultusundadır. Aydın’ın Nazilli ilçesine bağlı Kuyucak köyünden olan Yusuf ile Kaymakam Salahattin Bey’in kızı Muazzez arasındaki trajik aşk hikâyesi anlatılır. Yaratılmaya çalışılan burjuvazinin insanları(Hilmi Bey, Şakir, Hulusi Bey) olayların akışında etkili rol oynarlar. Kaymakam Salahattin Bey yıpranmış, yılgın, umutsuz yönetici tipini simgeler. Yusuf kasabanın egemenlerinin kötü muameleleri karşısında isyancı, kural tanımaz bir tip durumundadır. Salahattin Bey’in “iyi insan-boşvermiş yönetici” çelişkisi karşısında yalnız kalır. Muazzez, seven ama gelişen olaylara seyirci kalan, boyun eğen Anadolu kadınıdır.

(Markopaşa Yazıları ve Ötekiler, YKY, 2006)

Romanı, eski sözcüklerin bolluğuna rağmen, keyifle okuyorum. Ustaların eserlerinden aşırılan kimi olaylar, durumlar, kişiler romanlardaki konumlarından tamamen farklı ele alınıp Yeşilçam filmlerinde öyle farklı işlenmiş ve bu öyle çok tekrar etmiş ki Sabahattin Ali’nin Kuyucaklı Yusuf’unu okurken mesela, zengin, şımarık, ahlâksız Şakir’in evinde hizmetçilik yapan küçük Kübra’ya tecavüz ettiğini sayfalar öncesinden tahmin ediyorum. Kübra’nın başından geçen olayı anlatırkenki ruh hali, yüz ifadesi, devinimleri zaman zaman betimlense de, izlediğim Yeşilçam filmlerinden bir kare gelip gözümün önüne dikiliyor. Roman kişisinin ağlayışındaki yapaylıktan kurtulana kadar canım çıkıyor.
Sabahattin Ali, anlattığı olayı, durumu öyle nedenler öne sürerek anlatıyor, öyle ayrıntılı açıklıyor ki, ana babasının boyunlarının kesildiğini gören küçük bir çocuğun cesetlerin yanında bir çocuktan ziyade olgun, soğukkanlı bir yetişkin gibi duruyor oluşuna inanıyorum. Korkmuyor musun, diye sorulunca, “Anamla babam, nesinden korkayım…” diye cevap veriyor Yusuf.

Okurken gülmeden edemediğim küçük bir alıntı, bir tahlil:

""
“Bereket versin, Anadolu’nun bu yalnız kendisine mahsus dertleri yanında bunların gene yalnız kendisine mahsus çareleri vardır. Bunlardan en birincisi “rakı”dır.
Burada felaketzede memur içer; müflis tüccar içer; fena mahsul çıkaran eşraf içer, senelerden beri aynı köşede bırakıldığı için içerleyen zabit içer ve nihayet karısı ile geçinemeyen kaymakam içer…”

müflis: iflas etmiş


Re: Sabahattin Ali'nin Romanları

Okurken çok gülmüştüm ama evli arkadaşlara taş atmamak için Kuyucaklı Yusuf'la ilgili düşüncelerimi yazarken anlatıcının evliliğe dair düşündüklerini alıntılamamıştım.

Şöyle diyor anlatıcı:

""
"Bizim küçük Anadolu şehirlerimizde bu müzmin evlenme hastağı daima hüküm sürmektedir. En kuvvetliler bile bir iki sene dayanabildikten sonra bu amansız mikroptan yakalarını kurtaramazlar..."


Re: Sabahattin Ali'nin Romanları

""
Sabahattin Ali, anlattığı olayı, durumu öyle nedenler öne sürerek anlatıyor, öyle ayrıntılı açıklıyor ki, ana babasının boyunlarının kesildiğini gören küçük bir çocuğun cesetlerin yanında bir çocuktan ziyade olgun, soğukkanlı bir yetişkin gibi duruyor oluşuna inanıyorum. Korkmuyor musun, diye sorulunca, “Anamla babam, nesinden korkayım…” diye cevap veriyor Yusuf.

Evet, Yusuf'un bu sıradışı tutumu ve davranışlarını ben de hiç yadırgamadan okumuştum. Peki, Yusuf'un bu ve buna benzer alışılmadık hâlleri üzerine ne düşünüyorsunuz? Yusuf'un yaşadığı çatışmalar sadece "kent/köy, kirlilik/masumiyet" ikiliklerinden mi kaynaklanıyor sizce?


Re: Roman Notlarını Ne Yapsak?

elif cinar dedi ki:
Sabahattin Ali, anlattığı olayı, durumu öyle nedenler öne sürerek anlatıyor, öyle ayrıntılı açıklıyor ki, ana babasının boyunlarının kesildiğini gören küçük bir çocuğun cesetlerin yanında bir çocuktan ziyade olgun, soğukkanlı bir yetişkin gibi duruyor oluşuna inanıyorum. Korkmuyor musun, diye sorulunca, “Anamla babam, nesinden korkayım…” diye cevap veriyor Yusuf.

Ben buna benzer bir şeyi Kürk Mantolu Madonna'yı okurken hissetmiştim. Hiç olmayacak şeyler oluyordu da, bana hiç inanılmayacak, "bu kadar da olmaz canım," denilecek gibi gelmiyordu.


Re: Sabahattin Ali'nin Romanları

Kürk Mantolu Madonna' yı henüz bitirmedim ama gene de şunu söyleyebilirim her iki romanda da giriş kısmı romanın devamına göre çok daha güçlü. Tahliller, tasvirler öylesine özenli, incelikli oluşturuluyor ki devamını okumak zorunda bırakıyor. Yusuf'un anne babasının ölümü, Yusuf'un ölüm karşısındaki tavrı roman boyunca hep aklımdaydı, sonrasında da en çok o kaldı. Aynı şeyi KMM için de söyleyebilirim. Bzı yazarlar son'ları güçlü kurar örn Çehov, Bekir Yıldız; Sabahattin Ali ise bana göre bunun tersini yapıyor, hikâyeye daha güçlü başlıyor.


Re: Sabahattin Ali'nin Romanları

Nurten, Kürk Mantolu Madonna konusunda sana katılmıyorum. Romanın (ya da uzun öykünün, zira F.Akatlı, KMM için bu tabiri kullanır) ilk kısmında anlatılan Raif Efendi'nin yaşamı, yazarın işsizlikten sonraki dönemi vb bence romanın en zayıf kısmı. Asıl olarak, Puder'in en az Madam Bovary kadar iyi çizilmiş "tip"inin, oradaki Puder- Raif aşkının akılda kaldığını düşünüyorum.


Re: Sabahattin Ali'nin Romanları

abdullah şahin dedi ki:
Evet, Yusuf'un bu sıradışı tutumu ve davranışlarını ben de hiç yadırgamadan okumuştum. Peki, Yusuf'un bu ve buna benzer alışılmadık hâlleri üzerine ne düşünüyorsunuz? Yusuf'un yaşadığı çatışmalar sadece "kent/köy, kirlilik/masumiyet" ikiliklerinden mi kaynaklanıyor sizce?

Buna henüz cevap veremiyorum. Köyde çok fazla yaşamıyor aslında. Daha çocuk yaşta giriyor sevmediği, kirli, çıkarcı ilişkilerin yaşandığı bir çevrenin içine. Okumakta, parada pulda gözü yok. Bir amacı yok. Salahattin Beyi iyi yürekli olduğu için seviyor ve onun işlerinin yolunda gitmesi için zeytinlikle uğraşıyor.

Romana yönelik yazılarda yazarın, dönemin aksayan, çarpık yanlarını göstermek için buna uygun karakterler seçtiği yazıyor.
Nerede okuduğumu anımsamıyorum ama, bir yazıda;
Dönüşüm'ün yazıldığı dönemde modernizmin insan üzerinde yarattığı etkiler ağır basıyordu. Yaşamı anlamsızlaştıran, insanları umutsuzluğa iten bir dünya. Yazar, insanların içinde bulunduğu toplumsal yapıyı, bu yapıdan insanın nasıl etkilendiğini, onun bunalımlarını, çelişkilerini… anlatırken tarihsel dizgeyi yok sayamaz. Dünyada işçi sınıfı diye bir sınıf oluşmuş ve bu sınıf hakim olan sistemi değiştirmişse yazar bunu yok sayamaz. Dönüşüm’ün yazıldığı dönemde dünya henüz işçi sınıfının yarattığı etkiyi ya da dönüşümü yaşamamıştı, sosyalizm denenmemişti, diyordu.

Sabahattin Ali, dönemin toplumsal yapısına dair bir şeyler anlatmak istediyse Yusuf bu yapıda hangi kesimi temsil ediyor. Köylüyü mü, işçiyi mi, onun yaşadığı çevreyle çatışmalarının kaynağı neresi, bu çatışma, asilik nereden kaynaklanıyor henüz bilmiyorum. Belki okudukça çıkacak ortaya.


Re: Sabahattin Ali'nin Romanları

Yusuf'un romanın başındaki soğukkanlı hâlleri, olaylar karşısındaki dinginliği ve özgüveni zor koşullarla karşılaşacak olan kahramanımıza romanın örgüsüne uygun olarak denk düşen özellikler. Bunun yanında Yusuf'un içine girdiği ilişkilere bir türlü ısınamayışı, kasaba yaşantısını sevmeyişi de var. Bu hâllerine ilişkin Berna Moran'ın -Asım Bezirci de kısmen değiniyor- güzel bir yorumu var. Onu bu akşam başlığa eklerim.


Re: Sabahattin Ali'nin Romanları

Romanla ilgili şu pasajı dün internette bakınırken örmüştüm. Abdullah'ın aktaracağı pasaj bu muydu, bilmiyorum ama romanla ilgili önemli bir saptama olduğunu düşünüyorum:

""
Kuyucaklı Yusuf’un önemi yalnızca başarılı bir roman olmasından ileri gelmez, öncü bir yapıt olması da ona tarihsel açıdan bir önem kazandırır; çünkü bu yapıt daha önceki Türk romanından iki bakımdan ayrılır ve yeni bir yol açar. Bir kere Sabahattin Ali’nin Türkiye sorunsalına bakışı farklıdır. Tanzimat’tan 1950’lere kadarki Türk romanının ana sorunsalını Batılılaşma oluşturuyordu. Yazarlarımız toplumsal yapının kendine yönelmiyor, mevcut düzeni sorgulamıyorlardı. Toplumsal yapıyı, ezilen halk ya da köylü sınıfının durumunu ele alan romanlar gerçi 1950’lerden sonra görülür, ama bunların ilk örneği 1937’de yayımlanan Kuyucaklı Yusuf'tur. Ayrıca romana Anadolu’yu da bu sorunsalla birlikte getirmiş olması Kuyucaklı Yusuf'u başka bir yönden daha öncü yapar.(...) Sabahattin Ali’nin gördüğü çatışma toplumsal yapıdan kaynaklanır; bir yanda bürokrasi ve eşraf vardır bir yanda da ezilen halk. (s.21, 22)

(...)

Oysa Kuyucaklı Yusuf'taki gerçekçilik ile romantizm, birbirinden sanıldığı kadar bağımsız değildir, çünkü gerçekçi yönü oluşturan kasaba yaşamına ya da kasaba gerçeğine de romantizmden kaynaklanan bir dünya görüşünün açısından bakılmaktadır. İkincisi, gerçek kasaba yaşamı Yusuf ile Muazzez’in romantik serüvenine bir fon teşkil etmez. Romanın bu iki yönü birbirlerinin özelliklerini belirginleştiren karşıt değerlerin alanıdır. Metnin derin yapısına doğru inecek olursak görürüz ki metin, birbirinin anlamını pekiştiren birtakım karşıtlıklarla örülmüştür: Şehir/doğa, yapay insan/doğal insan, yozlaşmışlık/masumiyet, şehvet/aşk. Yusuf ile çevresi arasındaki uyumsuzluğu bu karşıtlıkların ışığında incelersek romanın gerçekçi ve romantik yönlerinin bir bütün oluşturduklarını görürüz. (s.23)

Berna Moran, Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış (Aktaran)


Re: Sabahattin Ali'nin Romanları

Oldu olacak Fethi Naci ve Vedat Günyol'un değerlendirmelerini de aktarayım aynı kaynaktan. Önce Fethi Naci:

""
Şakir'in Muazzez'e gösterdiği bu ani ilgi, fabrikatör Hilmi Bey'in oğluna atılan bu yumruk, bu iki tekme Yusuf'un yazgısını çizmiştir artık. Bundan sonra, kendisini bekleyen sona doğru, kaçınılmaz bir biçimde ağır ağır yaklaşır. Tıpkı bir trajedya kahramanı gibi.

G. Wicham, trajedyadan söz ederken, "Eğer bir insan, kurulu bir doğa veya töre yasasını herhangi bir sebeple bozarsa, arkasından zorunlulukla bu karşı gelişin sonucu doğacaktır. Sonuç, tanrıların isteğidir..." der. Dr. W. H. Werkmeister de şöyle diyor: "Bütün değerlendirmelerden uzak bir dünyada hiçbir trajedi yer alamaz. Ancak değerlendirmelerin işe karıştığı, ahlak sözleşmelerinin tehlikede olduğu daha yüksek bir yapılması gerekenle daha aşağı bir yapılması gereken arasında, soylu olanla bayağı olan arasında ayrılıkların bulunduğu bir yerde trajedi olabilir."

1910'ların Anadolu kasabaları tragedyalar için en elverişli mekanlardır. Kasaba eşrafı ve mütegallibesi öylesine ezici bir güce sahiptir ki bu güce herhangi bir karşı geliş, "doğa veya töre yasasını" bozmuşçasına, zorunlu olarak, buna karşı gelişin sonucunu doğurur. Sonuç, eski Yunan'da tanrıların isteği ise, Anadolu kasabasında da eski Yunan Tanrılarının gücüne sahip eşrafın isteğidir.

Roman "soylu olanla bayağı olan arasında ayrılıkların bulunduğu bir yerde", "bayağı" ama güçlü olanın isteğine göre gelişir. Kasabanın Tanrılarını kızdıran Yusuf yıkılır, yenilir, ezilir. (s. 180, 181)

Fethi Naci, 50 Türk Romanı, "Kuyucaklı Yusuf" (Aktaran)


Re: Sabahattin Ali'nin Romanları

""
Sabahattin Ali'nin romanlarına gelince: Sayıca az ama, değerce ağır basan romanlar. Kuyucaklı Yusuf olsun, İçimizdeki Şeytan olsun, en başarılı romanlarımız arasında yer alır. Bu romanların birleştiği nokta şu: İkisi de hem çevrece hem ruhça katıksız yerli birer roman; ikisi de çevre, töre romanı. Biri bir Anadolu kasabasını bütün ruhu ve yaşantısıyla veriyor...

S. Ali hikayelerinde her zaman veremediği içi (sic.) romanlarında verebiliyor. Kuyucaklı Yusuf'ta ruh incelemeleri yok ama, davranışlardan çevrenin, bir bakıma da kişilerin psikolojilerine girebiliyor. Olaylar öylesine ustalıkla seçilmiş, ayrıntılar sanki üzerlerinde hiç işlenmemiş gibi öylesine tabii tertiplenmiş ki, insan pek farkına varmadan kendini çevrenin ortasında buluveriyor. Romancı, işlediği ayrıntıları belli etmeden bütüne gerçeklik vermesini biliyor. (s. 35)

Vedat Günyol, Dile Gelseler (Eleştiriler), "Sabahattin Ali’nin Hikayeciliği ve Romancılığı" (Aktaran)


Re: Sabahattin Ali'nin Romanları

""
Romanla ilgili şu pasajı dün internette bakınırken örmüştüm. Abdullah'ın aktaracağı pasaj bu muydu, bilmiyorum ama romanla ilgili önemli bir saptama olduğunu düşünüyorum.

Benim aktaracağım alıntılar daha çok Yusuf'un alışılmaadık düşünüş, davranış biçimlerine ilişkin olacak. Onlara akşam -kitabı yanımda olmadığından akşam diyorum.- Berna Moran'dan aktararak yer veririm.

Ayrıca öncelikle Berna Moran'ın romanın tarihsel konumuna dair saptaması önemli. Daha önce Refik Halit Karay, Yakup Kadri, Reşat Nuri gibi yazarlar, Anadolu'ya dıştan bakarak kimi zaman da sert tutumlarla yargılayarak bakmışlardır. Yaban'ın başkahramanı aydın/köylü çatışması üzerinden Anadolu halkını değerlendirirken, Çalıkuşu ve Yeşil Gece yapıtlarındaki kişiler Anadolu'yu ideallerini oluşturacak zemin olarak görmüşlerdir. S. Ali ve kuşağıyla beraber Anadolu, daha içerden bir bakışla gözlemlenir; bu halkın dertleri, uğraşları, ilişkileri romanlarda yer bulmaya başlar. Daha sonraki yıllarda özellikle Yaşar Kemal'de bunun tam karşılığını bulabileceğiz. Yazarın "İnce Memet ve Teneke" romanları Kuyucaklı Yusuf'la birçok bakımdan benzer özellikler taşır.


Re: Sabahattin Ali'nin Romanları

Cihan Başbuğ dedi ki:
Nurten, Kürk Mantolu Madonna konusunda sana katılmıyorum. Romanın (ya da uzun öykünün, zira F.Akatlı, KMM için bu tabiri kullanır) ilk kısmında anlatılan Raif Efendi'nin yaşamı, yazarın işsizlikten sonraki dönemi vb bence romanın en zayıf kısmı. Asıl olarak, Puder'in en az Madam Bovary kadar iyi çizilmiş "tip"inin, oradaki Puder- Raif aşkının akılda kaldığını düşünüyorum.

Aslında söylemek istediğimi birkaç cümleyle açarsam daha iyi ifade etmiş olacağım.

Klasik romanlarda çoğunlukla kahraman ya da karakter baştan güçlü çizilmez, hikâye ilerledikçe biz onun yaşadıklarını gördükçe, onunla zaman geçirdikçe bizde kahramanlaşır ya da bir karaktere dönüşür. sabahattin Ali her iki romanında da daha girişte karakterleri hakkında güçlü bilgiler veriyor, tipi/kişiyi/kahramanı/ karakteri baştan çiziyor. Bu da başlangıca bana göre biraz ağırlık yüklüyor, ondan sonra olacaklar beklenen şeyler oluyor; böylece diğer yanlar zayıf olmasa bile daha güçlü görünmüyor.
Cihan, Puder tiplemesinin Madam Bovary ile kıyaslanması, benzerliklerinin de olduğu anlamına mı geliyor, yoksa yalnızca iyi çizilmiş olmaları mı benziyor?


Re: Sabahattin Ali'nin Romanları

İyi çizilmiş olmalarını kastetmiştim.


Re: Sabahattin Ali'nin Romanları

""
Kürk Mantolu Madonna' yı henüz bitirmedim ama gene de şunu söyleyebilirim her iki romanda da giriş kısmı romanın devamına göre çok daha güçlü. Tahliller, tasvirler öylesine özenli, incelikli oluşturuluyor ki devamını okumak zorunda bırakıyor. Yusuf'un anne babasının ölümü, Yusuf'un ölüm karşısındaki tavrı roman boyunca hep aklımdaydı, sonrasında da en çok o kaldı. Aynı şeyi KMM için de söyleyebilirim. Bazı yazarlar son'ları güçlü kurar örn Çehov, Bekir Yıldız; Sabahattin Ali ise bana göre bunun tersini yapıyor, hikâyeye daha güçlü başlıyor.

KMM hakkında daha sonra detaylı bir şeyler yazmak istiyorum. Şimdilik romanı ikinci okuyuşumda Nurten'in bu sözlerine hak veriyorum. Özellikle Raif'le Maria Puder arasındaki ilişki şekillenirken, ikilinin diyalogları gitgide sarkmaya başlıyor. Kimi yerlerde yazar, iyiden iyi özensiz davranıyor. Bu konuda ilkin şunu örnek vereyim:

""
"... Dün yanınıza geldim. Beni evime götürmenizi istedim. Bugün beraber gezmeyi teklif ettim. Akşam yemeğini beraber yiyelim dedim. Adeta size musallat oldum. Fakat sizi sevmiyorum. Deminden beri hep bunu düşündüm. Hayır, sizi de. Ne yapayım? Sizi belki hoş, cazip buluyorum, belki de şimdiye kadar tanıştığım erkeklerin hepsinden ayrı taraflarınız olduğunu görüyorum, ama bu kadar. Sizinle konuşmak, birçok şeylerden bahsetmek, münakaşa, kavga etmek. Darılmak, tekrar barışmak, bunlar beni muhakkak ki memnun edecek. Fakat sevmek? Bunu yapamıyorum..."

Maria Puder, karakterinin ifade ettiği bu sözler bana hiç de Alman bir kadının anlatımı, mantık silsilesi, duygu dünyası gibi gelmiyor. Bu sözler "Sergüzeşt, Aşk-ı Memnu, Eylül" türünden ilk romanlarımızda karşımıza çıkan kadın karakterlerin ifadeleriyle hemen hemen aynı. Bu yapıtlardan aşina olduğumuz kadınların duygu dünyalarına çok yakın. Bizdeki yerel romantizmi yazar, farkına varmaksızın, içselleştiremediği bu karaktere uygulamış. Romanın kimi yerlerinde, Alman bir kadın değil de İstanbullu bir hanım konuşuyormuşçasına bir hava estiriliyor. Böylece romanın özellikle bu bölümlerindeki inandırıcılık benim için maalesef zedeleniyor.

Kaynak: Ali Sabahattin, Kürk Mantolu Madonna,Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2008:96


Re: Sabahattin Ali - Romanları

Kürk mantolu Madonna kitabını okumaya başladığımla kitabın adını oluşturan madonnanın kim olabileceğini düşünürken buldum kendimi. Raif beyden bahsedildiği andan itibaren de bunun Almanya'da tanışılan bir aristokrat olabileceğini kurdum aklımdan. Ancak kürk mantolu oluş iyidi de madonna oluşu aristokrat bir kadın olabileceği fikrinden hemen uzaklaştırdı beni. Madonna ikonografide meryem anayı temsil eden bir kelimeydi. Dolayısıyla bu kürk mantolu olan kadının etten kemikten bir kadında olamayacak kadar ulvi, ruhani bir meziyete sahip olmalı ya da böyle bir tutum içinde olmalıydı.

Bu sorularla kitabı okumaya devam ederken aradığım yanıtı bulmam geçikmedi. Raif efendi Almanya'da bir resim sergisinde hayatını tamamen değiştirecek bir tablo ile karşılaşır. Marie Puder adındaki bir ressamın otoportresidir bu. Resimden daha doğrusu resimdeki figürden o figürün ifadesinden öylesine etkilenmiştir ki günlerce bu portrenin karşısında saatler geçirir.
İşte kitaba adını veren kürt mantolu kadın budur. Madonna yakıştırması ise bir gazetede sergi hakkında okuduğu yazından kaynaklanmaktadır. Raif bey hatıra defterinde bu yazıdan şöyle bahsediyor.

""
.....birçok teknik mütaalalardan sonra nihayet tablodaki kadının duruşu ve yüzünün ifadesi bakımından, tuhaf bir tesadüf eseri olarak, Andreas dal Sarto'nun Madonna delle Arpie tablosundaki Meryem ana tasvirine insanı şaşırtacak kadar çok benzediği iddia ediliyor ve yarı şaka bir ifade ile bu "kürk mantolu Madonn"ya muvaffakıyetler temenni edilerek başaka bir ressamdan bahse geçiyordu