UzunHikâye Öykü, inceleme, eleştiri



Eudora Welty - Yorgun Patika

07 Oca 2010

Aylardan Aralık... Aydınlık, ayaz bir gün, sabahın erken saati... Köyden çok uzaklarda yaşlı, zenci bir kadın, kafasına al bir çaput bağlamış, çam ağaçları arasındaki patika boyunca ilerliyordu. Adı Phoenix Jackson’dı. Yaşlı, ufak tefek bir kadın; çam ağaçlarının koyu gölgesi altında yürüyor, dededen kalma bir saatin rakkası gibi yük ile yokluğun orta yerinde, her adımda bir o yana bir bu yana sallanıyordu. Yanında şemsiyeden bozma ince, kısa bir değnek taşıyor, bununla önündeki donmuş toprağı deşip duruyordu. Dört bir yana yayılan tok bir ses karışıyordu böylece havanın durgunluğuna. Kimsesiz küçük bir kuşun cıvıldayışı gibi insanı alıp götüren bir ses...

Ayak uçlarına kadar uzanan siyah çizgili bir elbise; aynı uzunlukta, şeker çuvalından yapılma, cepleri dolu, ağarmış bir önlük giyinmişti. Üzerindekilerin muntazam duruşuna rağmen, bağlanmamış ayakkabılarından sarkan bağcıklar yüzünden her adımında düşme tehlikesi içindeydi. Dosdoğru ileriye bakıyordu. Gözleri, yılların demiyle maviye çalıyordu. Derisi, dallanıp budaklanmış sayısız kırışıklıkla kaplıydı baştan aşağı. Alnının orta yerine küçük bir ağaç dikilmişti sanki, köklerinde altın sarısı bir renk hüküm sürüyordu. Her iki yanağı da aydınlanıyordu siyahın altında yanan sarıyla. Saçı, çelimsiz bukleler hâlinde al çaputunun altından boynuna doğru uzanıyordu: hâlâ daha siyah, bakır gibi kokan saçları.

Çalıların içinde bir şeyler kıpırdanıyordu ara sıra. “Yolumdan ırak; ey tilkiler, baykuşlar, börtü böcek, koca kulaklı tavşanlar, marsıklar, vahşi hayvanlar” dedi koca Phoenix, “Kaçılın bu ayaklar altından, küçük bıldırcınlar sizi. Irak olsun yaban domuzları benim yolumdan. Aman, gelmesin üstüme üstüme hiçbiri. Daha yolum uzun.” Ufak, kara benekli eliyle tuttuğu, kamçı kadar esnek değneğiyle, saklanan bir şeyleri kaçırmak istermişçesine yokluyordu çalıları.

Tekrar yola koyuldu. Orman derin, dingindi. Güneş, çam ağaçlarının iğneleri üzerinde öyle güçlü parlıyordu ki, tepelere, rüzgârın etrafı sarstığı yerlere bakmak neredeyse imkânsızdı. Kozalaklar kuş tüyü gibi dökülüyordu yere. Aşağıda, ağaç kovuğunda bir kumru yas tutuyordu; onun için iş işten geçmiş değildi.

Patika, tepe boyunca yukarı doğru ilerliyordu. “Zincir vurmuşlar ayağıma sanki, ne zaman buralara gelsem”, dedi, sesinde yaşlı insanlara has, kendi kendine kavga eder bir hava vardı. “Bir şeyler hep mani olur bana bu tepede, gitme diye yalvarır”.
Tepeye çıktıktan sonra dönüp iyice bir baktı geldiği yöne doğru, gözlerinde sert bir bakış vardı. “Çamlardan yukarı”, dedi neden sonra. “Şimdi meşelerden aşağı”.

Gözleri faltaşı gibi açılmıştı, salına salına inmeye başladı yokuş aşağı. Daha düzlüğe varmamıştı ki çalılardan birine takıldı elbisesi.

Parmakları işlek ve hünerli, elbisesi ise yüklü ve uzundu. Bir tarafını kurtarayım derken bir başka tarafı takılıyordu çalılara. Elbisenin yırtılmasına razı gelemezdi. “Çatmışım çalının dikenlisine”, dedi. “Dikenler, siz de üzerinize düşeni yapıyorsunuz elbet”. “Ahaliye geçit vermek istemezsiniz, geçiş yok. Yaşlı gözler sizi minik, yeşil çalılar sandıydı”.

Sonunda, uzun bir cebelleşmeden sonra kurtuldu çalılardan. Çok geçmeden kendini toparlayıp değneğini almaya eğildi.
Elleri belinde, yukarı bakarak “güneş ta tepede”, diye haykırdı. Gözleri tomurcuk yaşla dolmuştu. “Zaman yok oluyor burda”.
Tepenin aşağısında, derenin üzerine bir tomruk konmuştu.

“Şimdi imtihan vakti”,dedi Phoenix. Sağ ayağını atarak tomruğun üzerine çıktı, gözlerini yumdu. Etekliğini kaldırdı, sirk cambazı gibi değneğine yapışıp yürümeye başladı. Sonra gözlerini açtı, sağ sağlim varmıştı karşı tarafa.

“O kadar da yaşlanmamışız”, dedi kendi kendine.

Yine de biraz oturup dinlendi. Eteğini yaymış, ellerine dizlerinde kavuşturmuştu. Tepesinde ökseotlarıyla dolu, inci gibi bezenmiş bir ağaç vardı. Gözlerini kapamaya cesaret edemedi. Ufak bir oğlan üzerinde bir dilim mozaik kek olan tabakla geldiğinde başladı konuşmaya. “Buna hayır diyemem”, dedi. Almak için uzandığındaysa, havada kalan elinden başka bir şey yoktu görünürde.

Oradan böylece ayrıldı, dikenli tellerle kaplı bir çiti aşması gerekiyordu daha. Merdivenleri tırmanan bir bebek gibi sürünüp emeklemesi, dizlerini iki yana kırıp parmaklarını ileri uzatması lazımdı. Yüksek sesle, kendi kendine konuşmaya başladı: şimdi, akşamın bu vaktinde elbisesinin yırtılmasına izin veremezdi; geçerken yakalanıp ceza olarak kolunun, bacağının kesilmesini de göze alamazdı.

Sonunda sağ sağlim çitleri aşmış, açıklığa çıkmıştı. Büyük, kurumuş ağaçlar tek kollu zenci adamlar gibi dikiliyordu kurumuş pamuk tarlalarındaki mor anızlar arasında. Üzerlerine bir şahin tünemişti.

“Kime bakıyorsun sen?”

Sabanların açtığı oluk boyunca yoluna devam etti.

“Boğa mevsiminde değiliz allahtan”, dedi yan yan bakarak, “yüce İsa’ya bin şükür ki yılanlarını çöreklendirip uyutuyor kışın. Şu ağacın oralardan gelen iki başlı yılanlar yok şimdi, bir keresinde çıkmıştı. Atlatması uzun sürmüştü, geçen yaz mevsimiydi”.

Eski pamuk tarlasından geçip kurumuş mısır tarlasına girdi. Başaklar fısıldıyor, salınıyordu. Uzunlukları yaşlı kadının boyunu geçiyordu. “Geldik labirente” dedi, takip edilecek bir yol kalmamıştı.

Sonra uzun, siyah, sıska bir şey geçti önünden.

Önce bir adam sandı. Tarlada oynayan bir adam olabilirdi. Kıpırdamadan durup dinledi, çıt çıkmıyordu. Hayalet kadar sessizdi.

“Hayalet”, dedi birden, “kimin hayaletisin sen? Yakın vakitte ölen mölen duymadım ben”.
Cevap gelmedi. Sadece rüzgârda dağınık bir raks...

Gözlerini kapayıp elini uzattı, bir giysi koluna dokundu. Sonra bir ceket geldi eline, içindeyse boşluk, buz gibi soğuk.
“Seni gidi bostan korkuluğu”, dedi. Yüzü aydınlanmıştı. “Allah canımı almasın emi”, dedi gülerek, “iyice şuursuzlaşmışım, geçmiş benden”. “Benden kocasını bilmem artık. Oyna koca bostan korkuluğu”, dedi, “ben sana eşlik ederken”.

Oluklardan birine tekme savurdu. Beğenmez bir tavırla dudak bükerek salladı kafasını birkaç kere. Birkaç mısır koçanı aşağı savruldu, etekleri etrafında fırdolayı döndü.

Tekrar yola koyuldu, fısıldayan tarla boyunca değneğiyle bir o yana, bir bu yana ilerliyordu. Nihayet tarlanın sonuna, tekerlek izlerinin kızıllığı arasında gümüş rengi çimenlerin çıktığı kır yoluna ulaştı. Bıldırcınlar etrafta dolanıp duruyordu tavuklar gibi, narin narin, gözlerden ırak.

“Eğlen bakalım”, dedi yaşlı kadın. “Keyif senin. Vakit senin”.

Dingin, çıplak tarla boyu, kuruyan yapraklarıyla gümüşe çalan ağaç dizileri sırasınca salına salına takip etti yolu. Kapıları, pencereleri sımsıkı kapalı, renginin gümüşlüğünü havadan alan, her biri efsunlanıp orada oturup kalmış yaşlı kadınlara benzeyen barakaları geçti. “Uykularında yürüyorum”, dedi, şevkle onayladı bu söylediğini kafasını sallayarak.

Bir pınarın, içi boş ağaç gövdesi boyunca usul usul aktığı koyağa yöneldi. Koca Phoenix eğilip içti sudan. “Amber kokulu sığla; su, dolar kokusuyla”, diyip biraz daha içti. “Bu çeşmeyi yapan bilinmez, ben doğduğumda bile burdaymış”.

Yol, her yanından dantel beyazlığında yosunların sarktığı bir bataklık üzerinden geçiyordu. “Uyumanıza bakın timsahlar, baloncuklarınızı şişirin”. Yol, sonra karayoluna çıkıyordu.

Yolun ilerisinde, ta ilerilerde yüksek, yeşil setler görünüyordu her iki tarafta. Üstleri meşe ağaçlarıyla dolup taşmıştı, mağara karanlığında uzanıyordu ötede.

Hendekteki yabani otların arasından siyah bir köpek, dili dışarı sarkmış, çıkageldi. Yaşlı kadın düşüncelere dalmıştı, hazırlıklı değildi, köpek ulaştığında değneğiyle hafifçe vurmakla yetindi. Köpeği geçip hendeğe doğru yürüdü ipek otundan tozan polenler gibi.

Aşağıya indiğinde bütün algıları akıntıya kapılıp gitti. Bir hayaldır aldı yaşlı kadını, elini yukarı doğru uzattı, aşağı uzanıp elini yakalayan çıkmadı. Oracığa uzanıp kendi kendine konuşmaya başladı. “Koca karı”, dedi, “kara köpek yabani otların arasından fırlayıp geldi seni oyalamaya, şimdi de oturmuş pek kıymetli kuyruğu üstüne, sana gülümser”.

Neden sonra beyaz bir adam gelip buldu yaşlı kadını. Bir avcı, genç bir adamdı, tasmalanmış köpeği duruyordu yanında.

“Hayırdır nine?” diyerek güldü. “N’apıyorsun burda?”.
“Haziran böceği gibi yattım sırt üstü, birinin ters yüz etmesini bekliyorum beyim”, dedi elini uzatarak. Avcı, yaşlı kadını yukarı çekti, biraz döndürüp yere oturmasını sağladı. “Kırık çıkık var mı nine?”
“Hayır beyim, bu yaşlı, kurumuş yabani otlar döşek gibi maşallah”, dedi Phoenix biraz soluklanınca. “Size de zahmet oldu”.
“Nerede yaşıyorsun nine?” diye sordu, iki köpek birbirine hırlamakla meşguldü.
“Ta gerilerde beyim, bayırın ilersinde. Burdan görmeniz mümkün değil”.
“Yolculuk eve mi?”
“Hayır beyim, şehre gidiyorum”.
“Niye? Şehir çok uzakta! Ben gezmeye çıktığımda ancak yürürüm o kadar yolu, karşılığında elim boş dönmem ama”. Taşıdığı tıka basa dolu çantayı sıvazladı, içinden küçük, sıkılı bir pençe sarkıyordu. Bıldırcın pençesiydi sarkan, ölü olduğu belli olsun diye acımasızca kancalanmıştı gagasından. “Hadi şimdi doğruca eve nine!”
“Şehre gitmeye mecburum beyim”, dedi Phoenix, “zamanı geldi”.

Avcı bir kahkaha daha patlattı, sesi dört bir yanı kapladı. “Siz yok musunuz, yaşlı siyahiler! Noel baba görmek için koşturursunuz şehre”.

Ama bir şey kıskıvrak yakalamıştı koca Phoenix’i. Yüzündeki derin çizgiler vahşi, bambaşka bir ışıkla doldu. Kendi gözleriyle görmüştü adamın cebinden habersizce yere düşen nickel’i.*

“Kaç yaşındasın sen nine”, diye sordu avcı olan.
“Söylemek olmaz beyim”, dedi yaşlı kadın, “söylemek olmaz”.

Sonra kısa bir nara atıp ellerini çırptı. “Kaybol burdan, köpek! Bak! Şu köpeğe bak”, diye bağırdı. Yaptığını takdir etmiş gibi bir kahkaha patlattı. “Onun kimseden korktuğu yok. Koca, kara köpek”, diyip fısıldayarak ekledi: “Tut”.
“Bak bakalım it nasıl defedilirmiş”, dedi avcı. “Tut şunu Pete! Tut!”

Phoenix köpeklerin kavga edişini, adamın koşup sopa fırlatışını duydu. Bir ara silah sesi bile geldi. Yaşlı kadın yavaş yavaş öne doğru eğilmeye başlamış, gitgide daha çok büzülmüştü. Sanki uykusundaymış gibi göz kapakları gözlerini örtmüştü. Çenesi neredeyse dizleri hizasına gelmişti. Sararmış avcunu çıkardı önlüğünün kıvrımları arasından. Parmakları aşağı doğru kayıp toprak boyunca ilerleyerek uzandı yerdeki paraya, kuluçkaya yatmış bir tavuğun altından yumurtaları çeken parmakların inceliğiyle özeni vardı bu parmaklarda. Sonra ağır ağır doğruldu olduğu yerde, parayı önlük cebine atmıştı. Önünden bir kuş geçti. Dudakları kımıldandı. “Tanrı’nın gözü her saniye üzerimde. Ben tutmuş hırsızlık yapıyorum”.

Adam geri geldi, köpek derin derin soluyordu çevrelerinde dolanırken. “Eh, geçen sefer korkutup kaçırmıştım”, diyip bir kahkaha patlattı. Sonra silahını kaldırıp Phoenix’e doğrulttu.

Beriki dimdik duruyor, gözlerinin içine bakıyordu.
“Silahtan korkmuyor musun”, diye sordu, silahı ona doğrultuyordu hâlâ daha.
“Hayır beyim, kaç kurşun vınladı kulaklarımın dibinde, benim zamanımda, şimdi yaptığımın yanında lafı olmaz şeyler uğruna”, dedi yaşlı kadın, hiç kıpırdamadan duruyordu.

Avcı gülümseyip silahını omuzladı. “Pekâlâ nine”, dedi, “yüz yaşında varsın herhalde, bir şeyden korktuğun yok. Yanımda para olsa sana bir dime** verirdim. Ama gel beni dinle, evine dön, başına iş gelmesin”.
“Yoluma gitmem gerek beyim”, dedi Phoenix. Al çaputla bağlı başını eğerek selamladı avcıyı. Sonra farklı yönlere doğru yürüdüler, tepenin ardından hâlâ daha silah sesleri geliyordu arka arkaya.

Yola devam etti. Gölgeler perde gibi uzanıyordu meşelerden yola doğru. Burnuna yanan odun kokusu geldi, nehrin kokusu; ilerde bir kilisenin kulesi, ardındaki dik merdivenlerin sonunda da barakalar göründü. Kilisenin çevresinde onlarca zenci çocuk koşturuyordu. Natchez*** ileride ışıl ışıl parlıyor, çanlar çalıyordu. Yola devam etti.

Yerleri kaldırımlı şehirde Noel zamanıydı. Üst üste binmiş kırmızlı yeşilli lambalar asılmıştı her yere, gündüz vakti bile yanıyordu hepsi. Koca Phoenix gideceği yer için ayaklarına değil de gözlerine güvenmiş olsa şüphesiz ki kaybolurdu.
İnsanların gelip geçtiği kaldırımda sessiz sedasız durdu bir süre. Ellerinde kırmızı, yeşil, gümüş renkli hediye paketleriyle bir kadın kalabalığın içinden, hemen yanından geçiyordu. Sıcak yaz günlerindeki kırmızı güllerinkine benzeyen bir parfüm kokusu yayıyordu etrafına. Phoenix bu kadını durdurdu.

“Acaba, küçük hanım, bağcıklarımı bağlar mısın?” Ayağını kadına doğru uzattı.
“Ne istiyorsun nine?”
“Baksana ayakkabıma”, dedi Phoenix, “köyde tamam da, koca binalara girerken olmaz ki bununla”.
“Dur madem nine”, dedi genç kadın. Elindeki paketleri kaldırıma, hemen yanına koyup sıkıca bağladı her iki ayakkabının bağcıklarını.
“Değnekle bağlayamam ki bağcıkları”, dedi Phoenix. “Teşekkürler küçük hanım. Sokağa çıktım mı hiç çekinmem sormaya, güzel bir bayan ayakkabılarımı bağlar mı diye”.

Yavaş hareketlerle, bir o yana bir bu yana sallana sallana yürüdü büyük binaya, merdivenler kulesine doğru. Ayakları dur diyene kadar döne dolana yukarı çıktı.

Bir kapıdan içeri girdi, karşısında altın bir mühürle damgalanıp altın sarısı bir çerçeveyle kaplanmış, duvara asılı bir belge gördü; kafasına çakılıp kalmış rüyadakinin tıpatıp aynısıydı.

“Huzurunuzdayım”, diye selamladı. Duruşunda resmiyet ve ciddiyetten gelme bir sertlik vardı.
“Bağış için herhalde”, dedi karşı masada oturan görevli.

Ama Phoenix, kadının kafasının üzerindeki bir hizaya bakıyordu. Yüzü terlemişti, derisindeki kırışıklıklar parlak bir balıkçı ağı gibi ışıldıyordu.

“Konuşsana nine”, dedi kadın. “Adın ne? Önce kayıtlarını bulmamız gerek, biliyorsun. Daha önce gelmiş miydin buraya? Derdin nedir?”

Koca Phoenix’in, sanki bir sinekten rahatsız olmuş gibi, tüm yüz hatları gerildi.
“Sağır mısın”, diye bağırdı görevli bu sefer.

O sırada hemşire içeri girdi.
“Aa, koca Phoenix bu”, dedi. “Kendi için gelmiyor, küçük torunu var. Düzenli olarak, saat gibi gider gelir böyle”. Ta Old Natchez Trace’ten**** bile uzakta oturduğu yer”. Eğilerek selamladı yaşlı kadını. “Ee, Phoenix teyze, otursana. O kadar uzun yoldan sonra ayakta mı bekleteceğiz seni?” Eliyle bir yer gösterdi.

Yaşlı kadın sandalyeye dimdik oturdu.
“Evet, oğlan nasıl”, hemşire sordu.
Koca Phoenix konuşmadı.
“Oğlan nasıl dedim”.
Phoenix yalnızca bekliyordu, gözlerini doğruca karşıya dikmişti. Yüzünde vakur bir bakış vardı, kaskatı bir ifadenin ardına gizlenmişti.
“Boğazı iyileşti mi bari”, diye sordu hemşire. “Phoenix teyze, duymuyor musun beni? Torununun boğazı biraz iyileşti mi ilaç almaya en son geldiğinden beri?”

Elleri dizlerinde bekliyordu yaşlı kadın, sessizce, dimdik, kıpırdamadan. Sanki bir zırhın içindeydi.
“Ama vaktimizi böyle boşa harcama Phoenix teyze”, dedi hemşire. “Anlat kurtul hadi artık. Ölmedi, değil mi?”
Sonunda bir ışık belirdi yüzünde, söylenenleri anladığına dair bir kıvılcım. Konuşmaya başladı.

“Evet, torunum. Hafızam bir an bırakıp gitti beni. Oturup kaldım öyle, onca yolu niye geldiğimi unuttum”.
“Unuttun mu”, dedi hemşire, kaşlarını çatmıştı. “O kadar yolu geldikten sonra mı?”

Phoenix, geceleyin korkarak uyandığı için onurluca bir bağışlanma dilenen yaşlı bir kadın gibiydi. “Ben okula hiç gitmedim. Teslim olunduğunda***** yaşım geçmişti”, dedi yumuşak bir sesle. “Cahil, yaşlı bir kadınım. Beni yanıltan hafızam. Küçük torunum, durumu aynı, unutmuşum gelirken”.

“Boğaz iyileşmiyor, değil mi”, dedi hemşire, yüksek sesle, güvenilir bir ses tonuyla konuşuyordu koca Phoenix’e karşı. O sırada üzerine bir şeyler, bir küçük liste yazılı bir kağıt almıştı eline. “Evet, çamaşır sodası yutmuş. Ne zamandı? Ocak ayı... İki, üç yıl önce...”

Phoenix bu sefer de soru sorulmadan konuşmaya başladı. “Hayır küçük hanım, ölmedi, durumu aynı. Bazan boğazı kapanmaya başlıyor gene, yutkunamıyor. Nefes alamıyor. Kendine bakamıyor. O yüzden zamanı gelince ağrı kesici ilaç almaya yola düşüyorum”.

“Pekâlâ, doktor diyor ki, ilacı almaya geldiğin sürece sorun yok”, dedi hemşire, “ama bu hastalık müzmin”.
“Küçük torunum, sarıp sarmalanmış uyumadan bekliyor, tek başına”, diye devam etti Phoenix. “Koca dünyada bir ikimiz kaldık. Acı çekiyor, eski hâline döneceğe benzemiyor. Öyle tatlı bakar ki... Dayanacak. Küçük, yamalı bir örtüsü var. Bir bakarsın açmış ağzını, yavru kuş gibi bekler öyle. Şimdi canlandı zihnimde. Bir daha unutmam onu, hayır, tüm o çileli günleri. Yaratılan tüm diğer mahlukat arasından seçerim ben onu”.

“Pekâlâ”. Hemşire bu sefer onu sakinleştirmeye çalışıyordu. Bir şişe ilaç getirdi. “Bağış”, dedi, bir deftere işaret koydu.
Koca Phoenix şişeyi gözlerine yaklaştırdı, sonra dikkatlice çantasına koydu.

“Size teşekkür ederim”, dedi.
“Noel geldi nine”, dedi görevli. “Cüzdanımdan size üç beş sent vermemde sakınca var mı?”
“Beş sent bir nickel eder”, dedi Phoenix kendinden emin bir tavırla.
“Al bakalım bir nickel”, dedi görevli.

Phoenix yavaşça doğrulup elini uzattı. Nickel’i aldı, cebinde diğer nickel’i aranıp bulduktan sonra eskisini yenisinin yanına koydu. Kafasını yana doğru eğerek bir gözünü yaklaştırdı avcunun içine.

Ardından değneğiyle yere hafifçe vurdu.

“İşte şimdi bana düşen görev”, dedi. “Dükkâna gidip sattıkları küçük değirmenlerden alacağım yavruma, kağıttan yapılma olanlardan. Şaşırıp kalacak cihanda böyle bir şeyin olduğuna. Uygun adım döneceğim şimdi beklediği yere, bu ellerde götüreceğim hiç düşürmeden”.

Boştaki elini havaya kaldırdı, başıyla hafifçe selamlayıp döndü, doktorun muayenehanesinden çıktı. Sonra ağır adımları duyuldu merdivenlerde, aşağı iniyordu.

*Bir nickel, beş sent eder
**Bir dime, on sent eder
***Amerikanın güney doğusunda, Mississippi civarında bir kasaba
****Natchez Trace: Mississippi civarındaki, dünyadanın en eski geçiş yollarından biri
*****Surrender: 1865, Amerikan iç savaşı sonu, köleliği savunan Konfederasyon, özgürlüğü savunan Birlik’e karşı mağlup olur. Mississippi, Konfederasyon içindeki bölgelerdendi.

Yazan: Eudora Welty
Çeviren: Çağdaş Acar

Kategori:

Re: Eudora Welty-Yorgun Patika

Bu uzun sayılabilecek çeviri için Çağdaş'a teşekkürler. Lâkin orijinal metinle karşışaltırma imkânımız olmayacağı için ancak metnin Türkçesi hakkında yorum yapabiliriz herhalde. Bizden beklenen de bu mudur, yoksa çevirinin orijinali de gün gelip yüklenecek midir?


Re: Eudora Welty-Yorgun Patika

Orijinali bulunabiliyormuş nette. İlgilenenler buradan buyursun:

"A Worn Path", Eudora Welty

Bu arada Abdülvahid nerelerde, bilen var mı?


Re: Eudora Welty-Yorgun Patika

Metin uzun olduğu için azar azar yorumlamaya çalışacağım. Zamana yayılacak mecburen...

""
with the balanced heaviness and lightness of a pendulum in a grand-father clock

""
dededen kalma bir saatin rakkası gibi yük ile yokluğun orta yerinde
Yük ile yokluk arasında kurulan karşıtlığın şiirselliği hoşuma gitti. Başka nasıl çevrilebilir, diye düşündüm, ama tatmin edici bir cevap bulamadım. Öte yandan, (bir salınım hareketinden söz edildiğine göre) "orta yerinde" yerine "arasında" kullanılmalıymış gibi geliyor bana: "dededen kalma bir saatin rakkası gibi yük ile yokluk arasında" gibi. "rakkas" yerine daha bilindik "sarkaç" da kullanılabilir belki. Eski kulağı kesikleri saymazsak "rakkas"ın ne olduğunu bilen pek çıkmaz gibi geliyor Smile Dansöz zannedenler olacaktır Smile

Gevezelik ettiğimin farkındayım, lâkin metnin orijinalindeki anlamla çevirideki anlam arasındaki fark beni biraz düşündürüyor. Belki ben olsam şöyle bir çeviriyi yeğlerdim:

""
dededen kalma bir saatin yük ile yokluk arasında salınan rakkası gibi


Re: Eudora Welty-Yorgun Patika

acarcagdas dedi ki:
Çalıların içinde bir şeyler kıpırdanıyordu ara sıra. “Yolumdan ırak; ey tilkiler, baykuşlar, börtü böcek, koca kulaklı tavşanlar, marsıklar, vahşi hayvanlar” dedi koca Phoenix, “Kaçılın bu ayaklar altından, küçük bıldırcınlar sizi. Irak olsun yaban domuzları benim yolumdan. Aman, gelmesin üstüme üstüme hiçbiri. Daha yolum uzun.” Ufak, kara benekli eliyle tuttuğu, kamçı kadar esnek değneğiyle, saklanan bir şeyleri kaçırmak istermişçesine yokluyordu çalıları.

Bu paragrafta bir zaman (tense) sorunu var gibi geliyor bana. Şimdiki zamanın hikâyesi (-yordu) ile geçmiş zaman arasındaki geçişler anlatımda aksamaya neden oluyor bence. Bundan sonraki paragraf da geçmiş zamanla başladığı için ("Tekrar yola koyuldu.") bu kısmı bu açıdan tekrar ele almanın yararlı olabileceğini düşünüyorum.


Re: Eudora Welty-Yorgun Patika

""
She passed through the old cotton and went into a field of dead corn. It whispered and shook and was taller than her head. "Through the maze now," she said, for there was no path.

acarcagdas dedi ki:
Eski pamuk tarlasından geçip kurumuş mısır tarlasına girdi. Başaklar fısıldıyor, salınıyordu. Uzunlukları yaşlı kadının boyunu geçiyordu. “Geldik labirente” dedi, takip edilecek bir yol kalmamıştı.

"Başaklar fısıldıyor, salınıyordu." Burada "başak" yerine "koçan" olmalı. Zirâ mısırın başağı olmaz.
""
"I know you old colored people! Wouldn't miss going to town to see Santa Claus!"

""
“Siz yok musunuz, yaşlı siyahiler! Noel baba görmek için koşturursunuz şehre”.

Orijinalde "colored" kelimesi aşağılayıcı bir anlam veriyor. Oysa siyahî diye çevirince tam tersi, saygılı bir dille konuşmuş gibi oluyor avcı. Belki metnin en başında yapıldığı gibi "zencî" daha uygun olur burada da?
""
Ta Old Natchez Trace’ten**** bile uzakta oturduğu yer”.
Metinde bu noktadan önce bir yerde Natchez italik yazılmış. Onun italik olmasına gerek yok bence, çünkü özel isimler zaten çevrilmezler. Buradaki "Old Natchez Trace"te iki sorun var: Biri dikkatsizlik olmalı "old" çevrilmeden kalmış. Diğeri ise bu çevrilebilecek bir yer ismi. Benim bu bağlamdaki önerim "kadim Natchez Yolu."
""
"Kadim Natchez Yolu'ndan bile uzakta oturduğu yer."


Re: Eudora Welty-Yorgun Patika

""
“İşte şimdi bana düşen görev”, dedi. “Dükkâna gidip sattıkları küçük değirmenlerden alacağım yavruma, kağıttan yapılma olanlardan. Şaşırıp kalacak cihanda böyle bir şeyin olduğuna. Uygun adım döneceğim şimdi beklediği yere, bu ellerde götüreceğim hiç düşürmeden”.

Burada ilk iki cümle arasında bir uyumsuzluk var gibi geliyor kulağıma. Belki şöyle olsa:
""
"İşte şimdi bana düşen görev," dedi "dükkâna gidip sattıkları küçük değirmenlerden almak yavruma, kağıttan yapılma olanlardan. (...)

daha akıcı okunacak o bölüm.


Re: Eudora Welty-Yorgun Patika

Bu güzel çeviri için çok teşekkürler. Hem öyküyü hem de çevirisini çok beğendim. Yukarıda ele aldığım durumların çoğunun "çevirmen tercihi" olarak değerlendirilebileceğinin farkındayım, lâkin madem çeviri üzerine konuşmak mübâh, hem çevirmenin tercihlerini ortaya çıkarmak hem de üzerine ikinci bir kez düşünülmesine ön ayak olmak maksadıyla bir iki noktanın altını çizmek istedim. Bilmiyorum iyi mi yaptım...

Öyküye gelelim... Torununa ilaç almak için türlü çeşitli engelleri ve belaları aşıp Natchez'e varan bu yaşlı çınarın ellerini öpmek istedim. Adının Phoenix (Simurg) oluşu, yaşı (ömrünün sonuna ulaşmış olması) ve dış görünüşünün Simurg'u andıracak biçimde tasvir edilmesi bu hikâyeyle küllerinden doğan Simurg'un bildik hikâyesi arasında bağlantılar kurmayı da kolaylaştırıyor. Belki bilgi sahibi arkadaşlar bize Simurg'un hikâyesini aktarırlar da bu bağlantıları ne kadar ileri götürebileceğimizi görmüş oluruz Cheers

Not: ABD'de köle ticareti 1865'te yasaklanmış olsa da siyahların beyazlarla aynı statüye kavuşmaları bu tarihte gerçekleşmedi. Öykünün yazıldığı yıllarda (1940) ABD'de siyahlar hâlâ ikinci sınıf vatandaş muamelesi görüyordu.

654px-Phoenix-Fabelwesen.jpg

Re: Eudora Welty-Yorgun Patika

Eren'in tam formunda oluşu öyküyü okumak için müthiş bir sabırsızlık doğuruyor insanın içinde. Bu kadar olur. Good


Re: Eudora Welty-Yorgun Patika

Barış Acar dedi ki:
Eren'in tam formunda oluşu öyküyü okumak için müthiş bir sabırsızlık doğuruyor insanın içinde. Bu kadar olur. Good

Ben forumumda mıyım onu bilemiyorum, ama aramızda formunda olmayanlar var gibi hissediyorum. Boxing


Re: Eudora Welty-Yorgun Patika

Merhaba,

Metnin İngilizcesi internette var mı, hiç bakmadan öylece bırakmıştım Türkçesini.
Ne iyi oldu yükledi Bay Eren buraya. 7 Ocak akşamından itibaren yazılan her yeni yorumu okumama rağmen cevap yazacak gücü bulamamıştım kendimde bir türlü (öğrencinin genel ruh hali-final dönemi-yaptığı bariz hatalardan duyduğu utanç).
Ama baktım ki taş geliyor kafama, hemen görüneyim dedim. :oops:

Zira bu konuda uyarıldım da(uyarıldığıma dair kanıt, avea operatör kayıtları tutuluyorsa Ankara'dan gelen aramalarda bulunabilir). Crying

eren dedi ki:
Öte yandan, (bir salınım hareketinden söz edildiğine göre) "orta yerinde" yerine "arasında" kullanılmalıymış gibi geliyor bana

-Katılıyorum,
""
dededen kalma bir saatin yük ile yokluk arasında salınan rakkası gibi
önerisi daha kesin hatlarla çizmiş olur durumu.

eren dedi ki:
Yük ile yokluk arasında kurulan karşıtlığın şiirselliği hoşuma gitti.

-Teşekkürler Crazy

eren dedi ki:
"rakkas" yerine daha bilindik "sarkaç" da kullanılabilir belki. Eski kulağı kesikleri saymazsak "rakkas"ın ne olduğunu bilen pek çıkmaz gibi geliyor Smile Dansöz zannedenler olacaktır Smile

-Burada "rakkas" sözcüğünde ısrarcıyım, hem tahminen saatçiler hâlâ bu sözcüğü tercih ettiğinden, hem de dil duyarlılığı açısından bir nebze de olsa sözcüğün kaybolmamasını sağlamak, "bu neydi" diyen okuyucunun da bir umut sözlükten sözcüğün anlamına bakmasını sağlamak için.


Re: Eudora Welty-Yorgun Patika

eren dedi ki:
acarcagdas dedi ki:
Çalıların içinde bir şeyler kıpırdanıyordu ara sıra. “Yolumdan ırak; ey tilkiler, baykuşlar, börtü böcek, koca kulaklı tavşanlar, marsıklar, vahşi hayvanlar” dedi koca Phoenix, “Kaçılın bu ayaklar altından, küçük bıldırcınlar sizi. Irak olsun yaban domuzları benim yolumdan. Aman, gelmesin üstüme üstüme hiçbiri. Daha yolum uzun.” Ufak, kara benekli eliyle tuttuğu, kamçı kadar esnek değneğiyle, saklanan bir şeyleri kaçırmak istermişçesine yokluyordu çalıları.

Bu paragrafta bir zaman (tense) sorunu var gibi geliyor bana. Şimdiki zamanın hikâyesi (-yordu) ile geçmiş zaman arasındaki geçişler anlatımda aksamaya neden oluyor bence. Bundan sonraki paragraf da geçmiş zamanla başladığı için ("Tekrar yola koyuldu.") bu kısmı bu açıdan tekrar ele almanın yararlı olabileceğini düşünüyorum.

-Kesinlikle, çeviriyi kontrol ederken ben de fark etmiştim burayı ama bir çözüm getirememiştim. Geçişi nasıl yapacağım konusunda çaresiz kaldım. Belki ilk cümledeki süreklilikten vazgeçip

"Çalıların içinde bir şeyler kıpırdandı.(...) dedi Pheonix. (...) yokladı çalıları."

şeklinde bir çeviriyle sonraki paragraftaki geçmiş zamanın zemini hazırlanmış olur. Zaman konusundaki kazancımız, kaybedilen süreklilikten daha yeğ sayılabilir sanırım burada.


Re: Eudora Welty-Yorgun Patika

eren dedi ki:
""
She passed through the old cotton and went into a field of dead corn. It whispered and shook and was taller than her head.

acarcagdas dedi ki:
Eski pamuk tarlasından geçip kurumuş mısır tarlasına girdi. Başaklar fısıldıyor, salınıyordu. Uzunlukları yaşlı kadının boyunu geçiyordu.

"Başaklar fısıldıyor, salınıyordu." Burada "başak" yerine "koçan" olmalı. Zirâ mısırın başağı olmaz.

-Doğru. :oops:
Peki "Koçanlar fısıldıyor..." mu demeli sizce, "Mısır koçanları fısıldıyor..." mu?

eren dedi ki:
""
"I know you old colored people! Wouldn't miss going to town to see Santa Claus!"

acarcagdas dedi ki:
“Siz yok musunuz, yaşlı siyahiler! Noel baba görmek için koşturursunuz şehre”.

Orijinalde "colored" kelimesi aşağılayıcı bir anlam veriyor. Oysa siyahî diye çevirince tam tersi, saygılı bir dille konuşmuş gibi oluyor avcı. Belki metnin en başında yapıldığı gibi "zencî" daha uygun olur burada da?

-"Zenci" sözcüğünü, bizde kötü bir anlam çağrıştırmadığını düşünerek kullanmıştım. Ama aynı aşağılamayı "siyahi" de karşılamadığı için bir eksiklik olmuş. Bu durumda ne kullanılmalı, şu anda aklıma bir şey gelmiyor.

eren dedi ki:
acarcagdas dedi ki:
Ta Old Natchez Trace’ten**** bile uzakta oturduğu yer”.
Metinde bu noktadan önce bir yerde Natchez italik yazılmış. Onun italik olmasına gerek yok bence, çünkü özel isimler zaten çevrilmezler.

-Burada önünde internet olmayan meraklı okuyucuya fazladan bir bilgi olsun diye açıklamada bulunmak istemiştim. "Kuyucaklı Yusuf" yabancı dile çevrilirken bu ilçenin nerede olduğu ve içinde bulunduğu bölgenin özelliklerinin karakterler üzerindeki etkisini aydınlatması bakımından faydalı olabilir belki. Ama italikle veriliş yanlış olabilir tabii, onu hakikaten bilmiyorum. Sanırım bir "çevirmenin notu" daha uygun olurdu dipnot olarak.

eren dedi ki:
"Old Natchez Trace"te iki sorun var: Biri dikkatsizlik olmalı "old" çevrilmeden kalmış. Diğeri ise bu çevrilebilecek bir yer ismi. Benim bu bağlamdaki önerim "kadim Natchez Yolu."
""
"Kadim Natchez Yolu'ndan bile uzakta oturduğu yer."

-Ben bu "kadim" sözcüğünü kullanmaktan çekiniyorum. "Old" ile aralarındaki ağırlık farkı beni korkutuyor. "Kadim", başka bir dünyadan gelme gibi. Ama "old" sözcüğünü de çevirmeli, doğru. "Tarihi" diyerek bir orta yol bulmaya ne dersiniz?
"Natchez Yolu"na ise tamamen katılıyorum. Çevirirken karar verememiştim çevirmeli mi, çevirmemeli mi.


Re: Eudora Welty-Yorgun Patika

eren dedi ki:
""
“İşte şimdi bana düşen görev”, dedi. “Dükkâna gidip sattıkları küçük değirmenlerden alacağım yavruma, kağıttan yapılma olanlardan. Şaşırıp kalacak...

Burada ilk iki cümle arasında bir uyumsuzluk var gibi geliyor kulağıma. Belki şöyle olsa:
""
"İşte şimdi bana düşen görev," dedi "dükkâna gidip sattıkları küçük değirmenlerden almak yavruma, kağıttan yapılma olanlardan. (...)

daha akıcı okunacak o bölüm.

-Çok doğru, pek doğru. Ah bu öğrencilik, ah bu dikkatsizlik, ah bu acemilik!
Bu ödevi teslim etmeden önce yükleyebilseydim keşke çeviriyi foruma. 5 ila 10 puan daha yüksek not alırmışım. Sinirli


Re: Eudora Welty-Yorgun Patika

Diğer Evire Çevire'cilere gelince: Sevcan'ı az çok biliyorum, Latince, İngilizce, Dilbilim, Tercümanlık derken koşturup duruyor ordan oraya.
Abdülvahid saç uzatıp "laptop"uyla kahve kahve gezmekle meşgul gördüğüm kadarıyla Islık
Gül Hanım ise Sanat Tarihçisi oldu çıktı, yakında hepsi daha fazla mesai ayırır umarım.


Re: Eudora Welty-Yorgun Patika

acarcagdas dedi ki:
-"Zenci" sözcüğünü, bizde kötü bir anlam çağrıştırmadığını düşünerek kullanmıştım. Ama aynı aşağılamayı "siyahi" de karşılamadığı için bir eksiklik olmuş. Bu durumda ne kullanılmalı, şu anda aklıma bir şey gelmiyor.
Bu konuda haklısın. Bizde, benim bildiğim, bir tek "Habeş" var belirli bir küçümseme içeren, ama o da yalnızca Habeşistanlı olanları kapsıyordur diye tahmin ediyorum. Üstelik o derece yerelleştirmenin bu bağlamda pek oturmayacağı kanaatindeyim. Diğer taraftan öykünün üçüncü cümlesinde geçen "Negro"yu "zenci" diye karşıladığın için "zenci" kelimesini küçümseme/ aşağılama anlamıyla kullandığını düşünmüştüm. O nedenle "zenci"yi önerdim. Geçtiğimiz birkaç yıl içerisinde "zenci sporcu"ların hepsinin "siyahî sporcu"ya dönüşmesini bizde de böyle bir ayrımın oluşmaya başladığının işareti olarak görüyordum. Belki de bu gözlem pek doğru değildir?
acarcagdas dedi ki:
-Ben bu "kadim" sözcüğünü kullanmaktan çekiniyorum. "Old" ile aralarındaki ağırlık farkı beni korkutuyor. "Kadim", başka bir dünyadan gelme gibi. Ama "old" sözcüğünü de çevirmeli, doğru. "Tarihi" diyerek bir orta yol bulmaya ne dersiniz?

"Tarihî" kulağa güzel geliyor bence.


Re: Eudora Welty-Yorgun Patika

Öncelikle, bu güzel öykü için Çağdaş'a teşekkürler...

Ben öyküde bir zaman sorunu yaşadım. Anlatılanlar bir günün içinde olup bitmiyor gibi geldi bana ama Phoenix uyumak için hiç mola vermiyor. Ya da öyküde geceye dair, gecenin kör karanlığında yolda yürümenin zorluklarına dair bir ayrıntı verilmediği gibi, yaşlı kadın gündüzmüş gibi görebiliyor kuşları, otları... Dallara tünemeleri gereken bıldırcınlar etrafta dolanıp duruyor tavuklar gibi.

Yaşlı kadın sabahın erken saatinde yola çıkıyor, çalılara takıldığında güneş tepede, yani öğle vakti. Dikenli telleri aştığında akşam oluyor. Aylardan da aralık. Avcıyla karşılaştığında gece olmak üzere sanırım. Karşılaştıklarında avcı yaşlı kadına köyüne geri dön, şehir çok uzatka diyor. Kadın yola devam ediyor.

acarcagdas dedi ki:
Saçı, çelimsiz bukleler hâlinde al çaputunun altından boynuna doğru uzanıyordu: hâlâ daha siyah, bakır gibi kokan saçları.

acarcagdas dedi ki:
“Silahtan korkmuyor musun(?)”, diye sordu, silahı ona doğrultuyordu hâlâ daha.

""
tepenin ardından hâlâ daha silah sesleri geliyordu arka arkaya.

"hâlâ" daha anlamına geliyor zaten.

""
"Onun kimseden korktuğu yok. Koca, kara köpek." diyip...

deyip
""
Bayırın ilersinde. Burdan görmeniz mümkün değil.

ilerisinden
buradan

""
Bir hayaldır aldı yaşlı kadını

hayaldir
""

bir o yana, bir bu yana ilerliyordu.

Sanırım, yaşlı kadın büyük bir kararlılıkla tek bir yöne ilerliyor. Bir o yana, bir bu yana salınarak, yalpalayarak... denmek istenmiş.

""
Büyük, kurumuş ağaçlar tek kollu zenci adamlar gibi dikiliyordu kurumuş pamuk tarlalarındaki mor anızlar arasında.
bu benzetme çok etkileyici geldi bana. Çeviren yaman çevirmiş dedim kendi kendime.

Şimdilik görebildiklerim bunlar.

Yaşlı kadınla Simurg arasında bir bağlantı kurulduğu muhakkak. Yüz yaşındaki bir kadının çitleri, telleri, çalıları aşması, dereyi geçmek için ip cambazı gibi bir ağaç gövdesinin üstünde dengesini koruyarak yürümesi, kendisine doğrultulan av tüfeğini umursamaması, tüm bunlar onun cesaretini, inancını, gücünü anlatıyor.


Re: Eudora Welty-Yorgun Patika

Öykü çevirisi ve çeviriye olan eleştirleri için acarçağdaş ve eren'e teşekkürler. Ben de öyküde geçen "kaçılın" sözünü pek beğenmedim. Fazla yerel bir sözcük. Bir de "kurşun vınladı" sözündeki "vınlamak" sözü bana tuhaf gelmişti ama TDK'dan baktığımda bu kullanımın geçerli olduğunu gördüm.