UzunHikâye Öykü, inceleme, eleştiri



Eşik

18 Mar 2011

Günleri şaşırmış olmalıyım. Bugün Çarşamba olsaydı, çoktan gelmiş olurdu Seniha teyze. Geldiğini haber vermek için zili bir kez çalar, kapıyı açmamı beklemezdi. Anahtarı çevirdiğini duyardım birkaç saniye sonra, ardından evi çınlatan sesini, “Yiğit, uyandın mı evladım? Bu ev ne kadar da havasız kalmış böyle! Bir haftadır tek bir cam açmaz mı insan...” Önce mutfağa girer, alışveriş torbalarını bırakırdı söylenmeye devam ederken. Sonra pencereleri açardı birer birer. Temiz hava ve sokağın gürültüsü yetmeyince, gittikçe yükselen sesiyle ve abartılı hareketleriyle dağıtmaya çalışırdı eve sinmiş kasveti.

Bunca gürültü patırtıya rağmen, bazı günler duymazdım bile geldiğini. Gerçeklikle bağlarını koparmaya yüz tutmuş, uyumaktan iyice bulanmış zihnim neler olduğunu idrak edemeden, odama boca ettiği sabah güneşinin içinde, başka bir boyuttan gelmiş fantastik bir yaratık gibi beliriverirdi. Başka boyutta olanın ben olduğumu anlardım çok geçmeden. Bir hafta boyunca benim için evimin sınırlarından, kendimden, hayaletlerden ve hayal ettiklerimden ibaret olan dünya değişmeye başlardı birden. Karşımda duran dolap bir buz dağı olmaktan çıkardı örneğin, sadece bir dolap olurdu tekrar. Merdivenler yalnızca alt kata inerdi, dipsiz bir kuyuya değil. Tavan alçalır, duvarlar daralır, fotoğraflar çerçevelerine geri dönerdi. Bir şehir kurulurdu evin dışına. Caddelerinde binalar yükselirdi. Sürekli yer değiştiren insanlar ve araçlar akın ederdi sokaklarına. Üstüne zaman çökerdi. Köşe başlarını hırsızlar, katiller tutardı. Ben biraz daha büzülürdüm yorganın altında. Seniha teyzenin sesi yumuşardı, “Hadi oğlum kalk artık. Ben kahvaltı hazırlarken sen de yıkanıp tıraş ol, temiz bir şeyler giy üstüne.” Duvardaki fotoğrafa takılırdı bazen gözü. İçinden bir şeyler söylerdi sanki anneme. Beni şikayet ederdi belki. Ya da için rahat olsun derdi, emanetin bende.

Hangi aydayız, bilmiyorum. Hangi yılda olduğumuzdan bile emin değilim. Fakat Çarşamba’nın gelişini bir şekilde bilirim. Dibe vurduğumu hissettiğimde, bırakırım kendimi. Bilirim ki Seniha teyze gelmek üzeredir. Bugün Çarşambaysa, mutlaka gelecektir.

Uykum dağıldı. Kulağım kapıda, beklemeye koyuldum. Gelmedi. Çocuk sesleri sardı sokağı. Öğlen olmuştu belli ki, sabahçılar dağılmış, öğlenciler yoldaydı. Kalktım. Pencereleri açtım o gelmeden. Yıkandım, tıraş oldum, üzerimi değiştirdim. Gelmedi. Kahvaltı hazırladım. Bekledim. Çay soğudu, ısıttım. Bütün bunları onsuz nasıl yaptığıma şaşırdım. Gelseydi o da şaşırırdı. Gelmedi. Çayı döktüm. Sofrayı topladım. Pencereleri kapattım. Öğlenciler de çıktı okuldan.

Gelmedi...

Beklemek boşunaydı artık. Başka ne yapacağımı ise bilmiyordum. Telefonu uzun zaman önce söküp atmıştım. Dışarıyla herhangi bir bağlantıya tahammülüm yoktu. Ancak boşuna beklemeye devam etmeyeceksem, dışarı çıkmaktan başka çarem de yoktu.

Anahtarı cebime koyup kapının önüne kadar gittim. Daha açmadan dizlerim titremeye başladı. Kapıyı açtığımda karşıma çıkacağını bildiğim boşluktan korkuyordum. Annemi cansız yatarken bulduğum yerde, ondan geriye kalan, o karanlık boşluk... Aylardır aşamadığım, ötesine adım atamadığım eşik.

Birkaç sokak ötedeydi Seniha teyzenin evi. Ya da bir eşik ötede...

Geniş balkonu çiçek ve kahve kokardı. Sabah kahvesini o balkonda içerlerdi annemle her gün. O gün çıkarken kahveden sonra bankaya uğrayacağını, emekli maaşını çekip döneceğini söylemişti. Bankadan eve kadar takip etmişlerdi belli ki. Etmişti ya da, kaç kişi olduğu bulunamadı. Kim ya da kimler olduğu da. Neler olduğunu, nasıl olduğunu bin türlü canlandırdım zihnimde. Bin türlü yapsaydı, etseydi, olsaydı’lara kaptırdım kendimi. Sonuç değişmiyordu oysa. Varsayımlar sayısız olsa da, sonuçta tek bir gerçek, kapının önünde kaskatı uzanıyordu.

Kapıyı açtığımda başım döndü, gözlerim karardı. Güçlükle attığım ilk adımda yere yığıldım. Geri dönmeyi düşündüm, yatağıma girip yorganı başıma çekmeyi. Midem bulanıyordu. Soğuk soğuk terliyordum. Belki de bugün Çarşamba değildi, boşuna endişeleniyordum. Birine sorabilirdim. Ancak bunun için de önce eşiği, sonra avluyu geçmem gerekiyordu. Endişem korkularıma ağır basınca, derin bir nefes alıp doğruldum. Sadece bir adım vardı önümde, ufacık bir adım...

Bir adım daha atabilseydi... Kilide soktuğu anahtarı çevirip içeri girebilseydi... O adımı atabileceğine güvenmişti belki, bu yüzden direnmiş, çantayı vermemişti. Belki bunu düşünecek vakti bile olmamıştı. Bedelini hiç düşünmeden, sadece denemişti.

Tekrar denedim. Tekrar tekrar denedim. Atamadığım her adım boşluğa ekleniyor, boşluk benim adımlarımla üzerime geliyor, beni içine çekiyordu. Geri çekilemiyordum. Nefesim daralıyordu, boğulacak gibiydim. Çaresiz, bıraktım kendimi bu çekime.

Kendimi avluda bulduğumda, akşam olmak üzereydi. Nasıl geçtiğimi anlayamadığım eşiğe baktım merakla. Boşluk yerinde yoktu. Kapının önündeki taşlığın çatlaklarında, yıllanmış izlerinde aradım bir süre daha. Çardağın bakımsızlığında, sokak kapısının dökülmüş boyasında, çiçeklerin kurumuşluğunda aradım. Her yerdeydi. Yolumdan çekilmiş, çekilirken her yere sinmişti. Ya da gözlerime sinmişti, bilmiyorum. Bundan böyle baktığım her yerde göreceğimi hissediyordum sadece.

Hava kararmadan yola devam etmeliydim. Sokağa çıkıp tutuk, çekingen adımlarla yürümeye başladım önce. İnsanı dinç tutan, serin bir rüzgar esiyordu.Yürüdükçe, etrafta her şeyin ne kadar tanıdık, ne kadar eskisi gibi olduğunu gördükçe, daha sağlam basmaya başladım yere. Sokak kalabalıktı. İşinden evine dönenler, akşam yemeği için alışveriş yapanlar, annelerinin sokağı inleten tehdit dolu çağrılarına rağmen oyunlarına devam eden çocuklar... Çoğu aşina olduğum yüzler, ezbere bildiğim evler, dükkanlar... Peşimde kimse yoktu. Köşe başlarını tutmuş hırsızlar, katiller de yoktu.

Nefesim düzene girmişti artık, ayaklarım kendiliğinden gitmeye başlamıştı. Seniha teyzenin oturduğu sokağa vardığımda, tezgahlarını toplayan pazarcıları, kalan son malları ucuza kapatmak için pazarlık eden fırsatçıları, etrafa saçılmış çürük sebze meyve yığınlarını, bunların arasında itiş kakış evine ulaşmaya çalışan sokak sakinlerini gördüm. Mahalle pazarının her hafta bu sokakta kurulduğunu hatırladım. Salı günleri...

Kategori:

Re: Eşik

"Bir hafta boyunca benim için evimin sınırlarından, kendimden, hayaletlerden ve hayal ettiklerimden ibaret olan dünya değişmeye başlardı birden."

Bu değişim birden değil de kendiliğinden doluyor bana kalırsa. Öncesinde anlatılanlar bir andan ziyade sürece işaret ediyor.

"Karşımda duran dolap bir buz dağı olmaktan çıkardı örneğin, sadece bir dolap olurdu tekrar."

Bu cümlede "tekrar" fazlalık oluşturuyor gibi geldi. Cümleden çıkarıldığında eksikliği fark edilmiyor en azından.

"Bir şehir kurulurdu evin dışına. Caddelerinde binalar yükselirdi."

Öncekiyle bağlantılı olan ikinci cümlede bir düşüklük söz konusu. İkisini tek bir cümlede toparlamak bu sorunu ortadan kaldırır sanırım.

"Hangi aydayız, bilmiyorum. Hangi yılda olduğumuzdan bile emin değilim. Fakat Çarşamba’nın gelişini bir şekilde bilirim. Dibe vurduğumu hissettiğimde, bırakırım kendimi. Bilirim ki Seniha teyze gelmek üzeredir. Bugün Çarşambaysa, mutlaka gelecektir."

Bir önceki paragraftan üstteki satırlara geçiş biraz keskin olmuş.

"Pencereleri açtım o gelmeden.Yıkandım, tıraş oldum, üzerimi değiştirdim. Gelmedi. "

Üstteki cümlede "o gelmeden" yerine "o gelecek diye, onun geleceğin umarak" manasında bir ifade daha uygun olur. Çünkü sonraki cümlelerde Seniha Teyze'nin gelmediğini öğreniyoruz.

"Beklemek boşunaydı artık. Başka ne yapacağımı ise bilmiyordum. Telefonu uzun zaman önce söküp atmıştım. Dışarıyla herhangi bir bağlantıya tahammülüm yoktu. Ancak boşuna beklemeye devam etmeyeceksem, dışarı çıkmaktan başka çarem de yoktu."

Bu paragraftaki ilk cümleler ile son cümle biraz sıkıntılı geldi. Bir göz atmalı, belki düzenlemeli, bilemiyorum.

"Anahtarı cebime koyup kapının önüne kadar gittim. Daha açmadan dizlerim titremeye başladı. Kapıyı açtığımda karşıma çıkacağını bildiğim boşluktan korkuyordum. Annemi cansız yatarken bulduğum yerde, ondan geriye kalan, o karanlık boşluk... Aylardır aşamadığım, ötesine adım atamadığım eşik."

"Kapının önü" ifadesinden kahramanın dışarıya çıktığını hatta Seniha Teyze'nin kapısına gittiğini düşündüm bir an, haliyle geçişin çok hızlı olduğunu. Biraz daha okuyunca kahramanın henüz evden çıkmadığını anladım. "Kapının önü" evin dış kısmındaki tarafı niteliyor daha çok, sadece "kapıya" şeklinde ifade edilse bu anlam karmaşası ortadan kalkar sanırım.

"Boşluk yerinde yoktu." sonrasında "Her yerdeydi.". Kafamı karıştırdı, birkaç kez okudum hatta. Boşluk yerinde -eşikte- yoktu ama baktığım her yerdeydi, sırf yolumdan çekilmişti, anlamı mı verilmek istendi, anlayamadım. Her yerde gördüğü kahramanın annesi mi yoksa?

Seniha Teyze hayatı evin içine taşıyan bir kadın. Nezihe Meriç'in Özsu öyküsündeki Hayriye'yi anımsattı. Umut saçıyor, yaşam enerjisi veriyor. Nihayetinde kahraman da Seniha Teyze'ye ulaşmak isterken yere sağlam adımlarla basmaya başlıyor. Zaten eşiği aşması da bunu gösteriyor.

"Başka boyutta olanın ben olduğumu anlardım çok geçmeden. Bir hafta boyunca benim için evimin sınırlarından, kendimden, hayaletlerden ve hayal ettiklerimden ibaret olan dünya değişmeye başlardı birden. Karşımda duran dolap bir buz dağı olmaktan çıkardı örneğin, sadece bir dolap olurdu tekrar. Merdivenler yalnızca alt kata inerdi, dipsiz bir kuyuya değil. Tavan alçalır, duvarlar daralır, fotoğraflar çerçevelerine geri dönerdi. Bir şehir kurulurdu evin dışına. Caddelerinde binalar yükselirdi. Sürekli yer değiştiren insanlar ve araçlar akın ederdi sokaklarına. Üstüne zaman çökerdi."

Yukarıdaki cümleler son zamanlarda okuduğum en güzel satırlar. Atmosferine okuyucuyu konuk edişindeki başarısını ve yoğunluğunu çok beğendim. Benzer şekilde aşağıdaki satırlar:

"Yürüdükçe, etrafta her şeyin ne kadar tanıdık, ne kadar eskisi gibi olduğunu gördükçe, daha sağlam basmaya başladım yere. Sokak kalabalıktı. İşinden evine dönenler, akşam yemeği için alışveriş yapanlar, annelerinin sokağı inleten tehdit dolu çağrılarına rağmen oyunlarına devam eden çocuklar... Çoğu aşina olduğum yüzler, ezbere bildiğim evler, dükkanlar... Peşimde kimse yoktu."

Yalnız, anneye dair detaylar öykünün atmosferini bozuyor. Anneyi yalnızca ölümle eşleştirsek, hırsızlar, katiller öyküye ortak olmasa bütünlük sağlamada başarı daha yükseklere çıkar bence. Sosyal mesaj kaygısı anlatımın içinde eğreti durmuş gözüküyor. Bir yakınını kaybetmek anlatılan türde bir bunalım için yeterli bir sebeptir bence.

Sait Faik'in "Semaver"i ve oradaki şu satırları anımsadım ölümden bahsedince, "Ölüm, bildiğimiz kadar korkunç bir şey değildi. Yalnız biraz soğuktu o kadar."

Son olarak, haftanın günleri bir başına yazılırken küçük harf kullanılır diye biliyorum. Bir de isimler "teyze, amca, bey.. " gibi sıfatlarla anılacağı vakit onların da kendinden önceki isim gibi büyük harfle yazılması gerekiyor.

Öykünüzün ismi ve içeriği çok güzel uyuşmuş. Üzerinde çalışıldığında çok daha iyi olacağına inanıyorum.


Re: Eşik

Vakit ayırdığınız için teşekkür ederim Büşra B. Gün adları gerçekten küçük harfle başlamalıymış belli bir tarih belirtilmediğinde. Akrabalık bildiren kelimeler konusunda ise ben de tereddüt etmiş ve TDK'ya bakmıştım yazarken. Küçük harfle başlaması gerekiyor TDK'ya göre.
Sosyal mesaj kaygısının eğreti durduğunu yazmışsınız. Aslında böyle bir kaygı gütmedim. Bir yakınını kaybetmenin tek başına agorafobi için yeterli olması çok da olağan gelmediği için böyle bir unsur kattım açıkçası.
Boşluk konusunda anlatmak istediğim ise, anlatıcının korku, yoksunluk gibi duyguları somut bir engel gibi cisimleştirdiği, engeli aşmakla bu duygulardan kurtulamasa da, artık soyut hale getirebildiğiydi.
Anlatım konusunda belirttiğiniz diğer hususların ise bir kısmına katıldım. Titiz incelemeniz için tekrar teşekkür ederim.


Re: Eşik

Yorumu yazmadan TDK'ya baksam iyi olurmuş:) Öyküdeki teyzenin akraba olmayışı aklımı hala kurcalıyor olsa da doğrusu dediğiniz gibi olmalı, teşekkür ederim.

Okurken bir yandan not alıyorum. Bu yüzden yorumun uzunluğunu yolladıktan sonra fark edebiliyorum. Maksadım öyküyü yıpratmak değil kesinlikle, bir kez daha belirtmiş olayım. Bir dahaki yorumun daha derli toplu olacağına eminim ama.


Re: Eşik

""
Öykünüzün ismi ve içeriği çok güzel uyuşmuş. Üzerinde çalışıldığında çok daha iyi olacağına inanıyorum.

Simgelerin lanetli olduklarını düşünüyorum. Kamusal bir aklın üzerlerine sirayet ettiği, başka zihinlerce kutsanarak bize kadar ulaşmış lanetli arkaik varlıklar sanki. Sanıyorum sadece şairler bu lanetle baş edebilir.

Yorumcunun da beğendiği gibi, simgelerin başlık yapıldığı metinler bizi hem kendine çeker hemde üzerlerine sinmiş kamusal akla ait gerçekliği bize dayatırlar. Buradaki gerçeklik tanımını daha çok manipüle edilebilir ve başka birşeye dönüşmeye müsait anlık bir durum olarak düşünmek gereklidir sanıyorum.

Çünkü bir simge her ne kadar bizlerde farklı çağrışımlar yapsa dahi, hepimiz tarafından onaylanmış, kabul görmüş ilksel bir durumu işaret etmekten başka birşey yapmaz aslında. Bir katalizördür simge; imgelemimizi harekete geçiren Tanrısal bir kıvılcım. Belki gücünü tamda buradan alır. Hikayeyi baştan sona kadar okumamızı teşvik etme gücünü; öyküyü okumaya niyetlenenleri eşitleyerek yapar. Hepimiz insanızdır, bizi eşitleyecek, aramızdaki farkları kaldıracak simgelere ihtiyaç duymaktayızdır...

Eşik, oda, çekmece, dolap, yol... Bütün bu simgeler; bir hikayenin yada bir şiirin başlığı, bir slogan, bir heavy metal grubunun ismi olarak sayısız kez karşımıza çıkmaktadır ve çıkacaktır. Bu noktada, yarattığı katalizör etkinin ne kadar süreceği önem kazanır. Bu hikaye açısından düşünüldüğünde eğer hikayeyi sonuna kadar okumamızı teşvik ediyorsa başarılı olunmuştur. Ama bence asıl başarı, imgelemimizi ne kadar harekete geçirdiğiyle, bizleri ne kadar meşgul ettiğiyle ilgilidir.


Re: Eşik

""
Günleri şaşırmış olmalıyım. Bugün Çarşamba olsaydı, çoktan gelmiş olurdu Seniha teyze.

Öncelikle giriş cümlesinin ritmi, okuyucuyu davet edişini çok sevdim. İlk paragraf tümüyle bu yüksek tempoyu taşıyor.

""
Merdivenler yalnızca alt kata inerdi, dipsiz bir kuyuya değil.

Bir çırpıda karakter analizi. Bravo!

""
Hangi yılda olduğumuzdan bile emin değilim. Fakat Çarşamba’nın gelişini bir şekilde bilirim.

Yukarıdaki tekrar öyküde ikinci basamağa geçtiğimizi söylüyor bize. Bir üst düşünüm katmanındayız artık. Beklenin yokluğu saracak etrafımızı.

""
Pencereleri açtım o gelmeden. Yıkandım, tıraş oldum, üzerimi değiştirdim. Gelmedi. Kahvaltı hazırladım. Bekledim. Çay soğudu, ısıttım. Bütün bunları onsuz nasıl yaptığıma şaşırdım.

Baht dönümü. Yeni katman bize karakterin baht dönümünü de getirdi.

""
Telefonu uzun zaman önce söküp atmıştım. Dışarıyla herhangi bir bağlantıya tahammülüm yoktu. Ancak boşuna beklemeye devam etmeyeceksem, dışarı çıkmaktan başka çarem de yoktu.

Baht dönümünün bizi atlatması gereken eşik de belli oldu.

""
Geniş balkonu çiçek ve kahve kokardı. Sabah kahvesini o balkonda içerlerdi annemle her gün. O gün çıkarken kahveden sonra bankaya uğrayacağını, emekli maaşını çekip döneceğini söylemişti. Bankadan eve kadar takip etmişlerdi belli ki. Etmişti ya da, kaç kişi olduğu bulunamadı. Kim ya da kimler olduğu da. Neler olduğunu, nasıl olduğunu bin türlü canlandırdım zihnimde. Bin türlü yapsaydı, etseydi, olsaydı’lara kaptırdım kendimi. Sonuç değişmiyordu oysa. Varsayımlar sayısız olsa da, sonuçta tek bir gerçek, kapının önünde kaskatı uzanıyordu.

Yeni aşamaya geçişi sağlayan paragraf. Bu paragraf olmasa anlatı bizi içinde gezdiremeyecek.

""
Bir adım daha atabilseydi... Kilide soktuğu anahtarı çevirip içeri girebilseydi... O adımı atabileceğine güvenmişti belki, bu yüzden direnmiş, çantayı vermemişti. Belki bunu düşünecek vakti bile olmamıştı. Bedelini hiç düşünmeden, sadece denemişti.

Üçüncü tekil şahısa geçmek zorladı beni. Ayrıca, dışarı adım atamama durumu son dönemin parlak dizisi Shameless'ın Sheila'sını anımsattı biraz.

Sonrasında eşik aşıldı.

Salı gününün Seniha Teyze'yi tehlikelerden koruyan, kahramanımızı baht dönümünden geçiren rahatlığına ulaşıldı.

Öykü boyunca yalnızca bir cümleye itirazım var.

""
Gerçeklikle bağlarını koparmaya yüz tutmuş, uyumaktan iyice bulanmış zihnim neler olduğunu idrak edemeden, odama boca ettiği sabah güneşinin içinde, başka bir boyuttan gelmiş fantastik bir yaratık gibi beliriverirdi.

"Gerçeklikle bağlar", "idrak eden zihin", "başka bir boyuttan gelen" gibi zor ve karaktere bağlayamadığım tanımlar taşıyor.

Ellerinize sağlık.

NOT: Yukarıdaki notlar, öykünün okunmasıyla eş zamanlı tutulmuştur.