günışığında
sakin bir akasyanın
etrafı yeşil
Çaydanadam
Susup, başını öne eğdin.
Bir kuş gibi kanat çırpan masa örtülerini, baş aşağı olmuş, yere basmak için sıra bekleyen sandalyeleri, bir el büyüklüğündeki kül tablalarını izlemeye başladım. Çizgileri, boğumları, her biri ayrı uzunlukta ve esneklikte parmakları olan ellerime baktım-yokluğunu bilmediğim.
Garson masaya yaklaştı o sıra, ne istediğimizi sormasına müsaade etmedim. Hiç tanımadığım, beyaz gömlekli, siyah pantolonlu bu adam, yüzüme baktığında uzaklaşması gerektiğini anlamıştı. Arsızlık etmedi, sırıtmadı, göz kırpmadı. Suratımdaki anlamsız ifadenin aynından onda da vardı. İsteklerimi karşılayamayacağının farkındaydım.
Bizim masanın örtüsü mavi beyazdı. Beyaz yerleri lekeli olan örtünün, koyu yerleri kiri kanıksamıştı. Bazı masalar kırmızılıydı, birkaçı da örtüsüz ve tozlu. Bizimkiniyse ekmek kırıntıları süslüyordu, biraz da susam.
O, çay bardağını belinden kavramıştı. Kısa tırnaklı, yenmekten kenarları kızarmış parmaklarıyla bardaktaki dudağını siliyordu. Gözkapaklarını taşımakta zorlanıyordu sanki. Başını hafifçe yana bükmüş, ara ara kirpiklerini oynatıyordu. Dudaklarının titreyişine engel olmak için dişlerini birbirine kenetlemişti. Ben hala elini ağzına götürmemiş olmasına şaşıyordum.
Dalmışım; susmuş, önüme bakmışım.
Saat kulesi üç kez vurmuş, sen bir kez ardına bakmamışsın, ben ilk kez arkandan bağırmışım: Selma! Kalabalık sokakta bir senin ayak sesin; kokun, sıcacık, tarçın… Buğulu sesin, adımı telaffuz edişin…
“Mehmet,” dedin “kendinde misin?”. Yanıtlaması zor bir soru olduğunu söyleyemedim. Sustum. Suskunluğun ürkünçlüğü ve tahammülsüzlüğün etrafımızı sardı. Başını öne eğip, gözlerini üstüme diktin, kaçamak ve bir o kadar düşmanca bakışların vücudumda gezindi. Bakışların dudaklarıma indi, bir şey söyle der gibiydin. Kirpiklerini kapattın, kaşlarını çattın ve konuşmama engel olan susuşunu sonlandırdın.
“Bak” dedin, “Haksız olduğunu söylemiyorum…” Önce baktım, sonra başımı çevirdim, bir sigara yakıp dumanını gökyüzüne gönderdim. Devam ettin, “Bahsettiğin şeyler, nasıl diyeyim, olmaz yani. Boş emeller, boş gerçekten. Sen tanrı değilsin Mehmet. Her şeyi yoluna koyabilecek güçte misin, bunu hiç kendine sordun mu? Düşünmek ve düşlemekten öteye geçebildin mi? Bak susuyorsun… Gerçekle yüzleşmek istediğin yok. Bana tavır yapıyorsun. Sanki seninle olsam üstesinden gelebileceğiz? Buna cidden inanıyor musun? İnsanlar bizim birlikteliğimizle karnını doyuracak, üşümeyecek, okuyacak, çalışacak, para kazanacak, falan filan… Böyle mi olacak sanıyorsun? Hayır hayır, yanılıyorsun. Aşk ikimizi ısıtır yalnız, karnımızı dahi doyurmaz. Aşk, sağır rolü oynayarak guruldayan mideyi protesto etmektir ve tüm protestolar öyle ya da böyle son bulur.”
Rüzgarlı hava, gitgide ılıyan çay, senle ben; elimi uzattığımda dokunabileceğim, elini uzatsan dokunabileceğin kadar yakın oturduğumuz halde birbirimizden uzaklaşırken, “Bak,” dedim bardağı kaldırarak, “Bu ne halde?”. “Nasıl ne halde?” deyip sustun. Hafif aralık duran dudaklarının arasından ön dişlerin gözüküyordu. “Boş, bitmiş…” deyiverdin. “Ya dibindekiler?” diye sorduğumda yüzünde dipdiri bir usanmışlık belirdi. Yine başlıyoruz der gibiydin. Aramızdaki mesafenin çay bahçesindeki bir yuvarlak masadan çok daha fazla olduğunu anladım. Olsa olsa yan yana duran iki sandalye kadar umut vaat ediyorduk ikimiz de ve sandalyeler bizi düşme tehlikesiyle baş başa bırakıyordu. Ne zaman düşeceğimizi bilmeden rahatsız bir şekilde oturuyorduk. Kaldığım yerden devam ettim.
“Bir demlik bayat çayın, çay bardağında kalanıyım. Bayat, tatsız, içilmek istenmeyen; saksının dibine, balkondan aşağı ya da çöp bidonuna dökülecek olan. Anlıyor musun? Ben kirli bir çeşme suyuyken kaynamaya başladım, arındım. Fokurdamaya başlayınca ateşimi kıstılar. Bir yarımı içi siyah çay yapraklarıyla dolu demliğe boşalttılar. Demlendim, duruldum, övgüler duydum. Ancak bardağın dibinde kaldığımda sohbetlere konuk oldum. Tadı güzel olan her şey çabuk bitiyor ve tatsız olanı yok etmek çoğu için hiç de zor olmuyor.”
Sustun. Ortak yapabildiğimiz en anlamlı “şey”di susmak. Ben herhangi bir “şey” olmanın çabasındaydım oysa. Bedenimle var olmanın zavallılığından uzaklaşmaya çalışırken sen de gel istiyordum. Yağmur damlalarında kendimizi görelim, gökkuşağına salıncak kuralım, bir nehrin üzerinde akıntının tersine yürüyelim istiyordum, biraz da koşmak, çiçekleri incitmeden. Suçluydun, susuşlarımızın bizi yakınlaştırdığını bana söylemediğin için de şu an konuşmaya mecburdun.
Gözlerin garsonu arıyordu. Yapmacık bir gülümsemeyle onu yanına çektin. “İki çay,” dedin “taze olsun.”. Garson arkasını dönmek üzereyken “fincanda” diye ekledin. Çaylar geldi. Acemilerin dillerini yakacağı kadar sıcak olan çaydan höpürdeterek bir yudum aldım.
“Fincan,” dedin, “fincan kaliteliyse çabuk soğumaz çay,”, devam ettin, “ elini de yakmaz.”. “İyi de, fincanın da dibinde bir yudum soğumuş çay kalır, çer çöp ya da, engel olamazsın buna.” diye itiraz ettim. “Öldüğünde de etin çürüyecek ama kemiklerin kalacak Mehmet.” dedin. Cümleni sonlandırırken sesin titredi, gözlerin buğulandı. Ani çıkışlarını sevdiğimi bilmeden küskün ve bir o kadar kızgın baktın. “Sen de bir çöpsün.” deyip çarpık gülümsemeni oturttun suratına.
Varlığın, bir rüya. Yokluğunda soğuk, üşümüş bir adam. Elleri yok, elleri cebinde. Mevsimi geçmiş bir çay bahçesi. Hemen orada, bir adam, burunun ucu kızaran kadının karşısında. Ağır hareketler, bir anda hızlanan cümleler, susuşlar, kayboluşlar, hiç bulamayışlar…
Galiptin. Sana baktığımda gördüğüm ben midemi bulandırdı. Çizgileri, boğumları, her biri ayrı uzunlukta ve esneklikte parmakları olan ellerim titriyordu. Yalnızca “Git.” diyebildim. Sen kalktın, ben bakışlarımı kaldırdım. Ilımaya başlayan çayından hızla bir iki yudum aldın. Kulpundan tuttuğun fincanı, hemen önümde duran, yalnızca bir yudum alınmış çayın üstüne boşalttın. “Al,” dedin, “taştı!.. Bakma öyle, ben değil, sen taşırdın.”
Sonrası yok. Sonrası beş yudum; senle ben karışık. Beş yudumun ardı, soğuk ve içilmeyecek olan; ben. Tabaktaki çiçek desenine konmuş küçük bir sinek ve midemde kuş cıvıltıları.

Re: Çaydanadam
Büşra Bölükbaşı, iki depresif insanın sıradan bir günde, bir kafedeki anını, birbirlerini anlamalarına engel olan "perde"leriyle ne güzel anlatmış. Ellerine sağlık.
Bitmişlik ne güzel ifade edilmiş.
Re: Çaydanadam
Öyküyü tümüyle ancak okuyabildim. Temiz diliniz ve özenli anlatımınız için teşekkürler.
İkinci okumadan sonra üzerine daha çok şey söyleyebileceğimi sanıyorum.
Re: Çaydanadam
Teşekkür ederim Cihan Başbuğ..
Merakla bekliyorum Barış Acar, teşekkürler..
Re: Çaydanadam
İki vurgu, daha girişte bir çaresizlik, beklemediği, istemediği yaşama saplanıp kalmışlık duygusu uyandırdı bende. “Kanat çırpan” sizi bilmem, bende her zaman istemediği, onaylamadığı, uyum sağlayamadığı sonradan da olsa dayatmalar, zorlamalar haline dönüşen bir dünyadan, bir birliktelikten kaçıp kurtulma isteğini çağrıştırıyor. “baş aşağı olmuş sandalyeler” se, yazlık bir sinemada, bitmiş bir filmi, bir çay bahçesinde gecenin bir vakitleri kapanışı, ötesindeki boşa çıkmış beklentileri, bir karnaval olacağını umduğunuz bir şeylerin günden güne sıradanlaşması, sıradanlıktan ötelere geçip, mutsuz etmesi…
“Ekmek kırıntıları” sanırım orada daha önce simit yendiğini anlatıyor. Ama ben “ekmek” sözcüğü nedeniyle orada daha önce birisinin yemek yemiş olabileceğini düşünüyorum. “biraz susam” değil de “birkaç susam tanesi” sanki bana daha uygun gibi geliyor.
İki uzak insanın varlığının ifadesi, bir üstte kullanılan, “onda” ve “o” nitelemeleri. Çünkü burada duygu bir “canım”, “duygusuz”, “acımasız” “Mehmet” gibi nitelemeler değil, üçüncü tekil şahıs, “keşke tanımadığı birisi” bile olamayan, sadece “o”.
Cümlesi bana gözlemlerin bir erkeğe ait olduğunu düşündürtüyor. Tıtnakların kısa olmasının bir şey ifade etmesinden ve bardaktaki ruj lekesinden…
Cümlede bir harf fazla gibi geldi bana. “yüzleşmek”, “yüzleşme” bilemiyorum. Aradaki farklılıkları biraz daha düşünsem mi?
Sıcak çay ile yolunda giden bir ilişki, beklentileri karşılayan yaşam, ılıyan, dibinde birkaç “çer, çöp” kalmış çay bardağının boşalmışlıkla, karşılanmayan beklentilerle, yolunda gitmeyen bir şeylerle arasındaki koşutluk. Normal bardakta-Fincanda; sıradan veya daha varlıklı bir yaşamın arasındaki bağıntı. Sonuçta hangi kapta olursa olsun soğumaya, altında “posası” kalmaya mahkum bir çay-yaşam…
“Posa” yani özü alınmış, tadı çıkarılıp, sindirilmiş, geriye atılması gereken bayat, tatsız bir tortu kalmış. Kadın süremeyecek bir ilişkiyi, beraberliği anlatıyordu. “Posa” kavramı farklı duygular uyandırıyor bende… En azından uzun bir beraberliği. “Yetmeyen aşk” genelde uzun bir sürece ulaşamamış, taraflardan birisinin “dünyayı gerçekçi gözlerle görüşü”nün bir yansıması oluyor.
Birbirine ulaşamayan iki insan, yürümeyen bir şeyler, değişecek olanın, değişenin, yok olacak olanın, yok olanın farklı algılanmaları, yaklaşımlar beklentiler… “Bardağı taşıran” son bir damla olmuyor sonuçta. Bardağın boş yanını sürekli arayan kişinin dolu bardağına boca edilen bir bardak çay… Burası güzeldi. Kabımızdan taşacak, bize bol, fazla gelecek beklentilerimizi mi anlatıyordu bu olay?
Her zaman söylerim, yineleyeyim, bir metin bende sorularımı, saçma, anlamsız ve ilgili, ilgisiz de olsa sorularımı çoğalttığında bu benim için, “okuduğum benim hoşuma gitti” demek oluyor.
Neyse.
Teşekkürler Büşra Bölükbaşı.
Re: Çaydanadam
Atmosfer yaratmakta başarılı bir öykü Çaydanadam. Öyküde tasvir edilen ortam, nesneler ve kişilerin vücut dili, bir yandan bu atmosferi oluştururken, bir yandan da yüklendikleri metaforik anlamlarla ayrı bir katman katıyorlar öyküye. Dil ise yalın, temiz ve zorlamasız.
Ancak öyküdeki ‘çatışma’ unsurunda bir sorun sezdim. Belki de ben oturtamadım tam olarak. Şöyle anlatmaya çalışayım; Mehmet ile Selma, hayata ve birlikteliklerine farklı açılardan bakıyorlar ve bu durum öyküdeki çatışma unsurunu yaratıyor. Fakat kimin ne açıdan baktığını tam olarak anlayamıyoruz. Önce Selma’nın diyaloğu, Mehmet’in idealist, hayata karşı inancını yitirmemiş, her şeyin yoluna gireceğine inanan, kısaca iyimser bir karakter olduğunu düşündürüyor:
Alıntı
"Buna cidden inanıyor musun? İnsanlar bizim birlikteliğimizle karnını doyuracak, üşümeyecek, okuyacak, çalışacak, para kazanacak, falan filan… Böyle mi olacak sanıyorsun?"
Buna karşılık Selma daha kötümser, inancını yitirmiş bir karakter çiziyor:
Alıntı
"Hayır hayır, yanılıyorsun. Aşk ikimizi ısıtır yalnız, karnımızı dahi doyurmaz. Aşk, sağır rolü oynayarak guruldayan mideyi protesto etmektir ve tüm protestolar öyle ya da böyle son bulur.”
Devamında ise Mehmet bitmişliğini, yok edilmişliğini anlatıyor, çay bardağının dibinde kalan bayat çay yakıştırmasıyla. Bu bitmişliğin, yok olmanın, kaçınılmaz olduğunu düşünüyor aynı zamanda:
Alıntı
"Tadı güzel olan her şey çabuk bitiyor ve tatsız olanı yok etmek çoğu için hiç de zor olmuyor."
Alıntı
"İyi de, fincanın da dibinde bir yudum soğumuş çay kalır, çer çöp ya da, engel olamazsın buna."
Bu durum ise Selma’nın diyaloğunda çizilen, Selma'ya göre daha iyimser olan Mehmet karakterine ters düşüyor.
Aynı şekilde Selma, Mehmet’in başta çizilen iyimserliğine karşı çıkıyor önce. Selma’nın sorunun çözüleceğine inanmadığını, kötümser baktığını düşündürüyor başta söyledikleri. Ancak devamında, fincan kaliteliyse çayın soğumayacağını, elini de yakmayacağını söylemesi, soruna bir şekilde çözüm bulunabileceğini düşündüğü izlenimi veren, daha iyimser bir bakış açısı çiziyor.
Kısacası, Mehmet ve Selma’nın tam olarak hangi konuda ters düştükleri, çatışmanın temelini oluşturan farklılıkları konusunda soru işaretleri oluştu kafamda.
Re: Çaydanadam
Mehmet Sürücü,
Paylaşımınız için çok teşekkür ederim, beğendiğinize gerçekten sevindim.. Ekmek kırıntıları, haklısınız, burada yemek yendiğini anımsatıyor, susam taneleri de daha doğru bir ifade olurdu.. Sandalyelerin ters duruşu söylediklerinizi çağrıştırmakla birlikte, geçiş mevsimini ve bu mevsimde müşterilerine pek özen göstermeyen küçük işletmeleri anımsatıyor, görüntü bakımından.
Gözlemler erkeğe ait, karmaşanın çoğu da öyle.
“Gerçekle yüzleşmek istediğin yok.”
"yüzleşme" şeklinde kullanıldığında "Gerçekle yüzleşme isteğin yok." ya da "Gerçekle yüzleşmeyi istediğin yok." şeklinde bir düzeltmeye gidilebilir belki ama aklımda bir soru işareti uyanmakla birlikte değiştirecek etkiyi yaratmadı gibi.
Uzun bir ilişki.. Daha melankolik olan adamın kötümserliğinin, olumsuzluğunun etkisiyle ona benzemeye başlayan bir kadın ve tutarsız davranışlar; inişli çıkışlı. Mehmet hayatı fazla ciddiye alanlardan, bu sebeple beklentileri de fazla. Bardağı taşıran da bu oluyor biraz. Uzun süreli bir yıpranmışlık. Bardağı taşıran Selma gibi gözüktüğü halde onu bu davranışa iten Mehmet oluyor. Fakat ne Selma bu şekilde kalkıp gitti diye ne de Mehmet onu bunalttı diye kızabiliyoruz. İkisinin yorgunlukları başka konularda yoğunlaşıyor.
Re: Çaydanadam
Pinhan,
Kişiler üzerinden yaptığın, çatışmanın oluşumu ve gelişimi üzerinde duran yorumun için teşekkür ederim.
"Buna cidden inanıyor musun? İnsanlar bizim birlikteliğimizle karnını doyuracak, üşümeyecek, okuyacak, çalışacak, para kazanacak, falan filan… Böyle mi olacak sanıyorsun?"
"Hayır hayır, yanılıyorsun. Aşk ikimizi ısıtır yalnız, karnımızı dahi doyurmaz. Aşk, sağır rolü oynayarak guruldayan mideyi protesto etmektir ve tüm protestolar öyle ya da böyle son bulur.”
Yukarıdaki sözler Selma'ya, aşağıdakiler Mehmet'e ait..
"Tadı güzel olan her şey çabuk bitiyor ve tatsız olanı yok etmek çoğu için hiç de zor olmuyor."
"İyi de, fincanın da dibinde bir yudum soğumuş çay kalır, çer çöp ya da, engel olamazsın buna."
Aslında şöyle bir durum var, Mehmet ilişkisinde iyimser bir bakış açsısı sergilerken yaşam karşısında umudunu yitirmek üzere, kötümserliği ondan. Selma'ysa Mehmet'in kötümserliğinden yorgun düşmüş ve Mehmet'i kendi silahıyla, sözleriyle vuruyor. Sen çay diyorsan, fincan da var diyor. Daha gerçekçi aslında. Ama ilişkiyi yürütecek gücü kalmadığından bardağı taşıran Mehmet olduğu halde, problemli olan o gibi gözüküyor.
Kişisel ve toplumsal belirsizlikler ikisinde de bir yük oluşturuyor. Mehmet'in önceliği diğerleri, sokaktakiler; Selma'ysa ilişkisini yürütme çabasında fakat aynı zamanda Mehmetleşmiş biraz.
Öykünün karakter oluşumu bakımından yetersiz kaldığını söyleyebiliriz. Ama ikisinin de depresif kişiler olduğunu söylmek mümkün; sebepleri farklı yalnızca. Öykü atmosferi kadar kişileri de belirgin kılabilirsem daha iyi olacak sanıyorum.
Soru işaretlerini az çok gidebildiysem ne mutlu..
Re: Çaydanadam
Öykünün beni çeken yanı, açıkça söylemek gerekirse, ne konu ne tema ne de öykünün yazılış nedeni sayılabilecek bir şey idi. Neredeyse tümüyle -dilsel özeni bir kenarda tutarak söyleyebilirim ki- nesnelerin kullanımı idi ilgimi çeken. Masa ile başlayan öykü, sandalyeler, çay bardakları, çaydanlıklar, fincanlar üzerinden karakterlerin birbirleriyle yakınlaşıp uzaklaşmalarını metaforik bir dille anlatıyor gibi geldi. Alain Robbe-Grillet'nin yeni roman'ındaki üsluba yakın bir hava hissettim. Öyle ki, anlatıcının sık sık karşımıza çıkardığı bedenler bile nesnelikleriyle tanımlanıyordu.
Yerinde kullanılan edilgen yapılar, işteşlikler de anlatımdaki bu serinkanlılığı destekliyor:
Bütün bunlarla birlikte karakter kuruluşlarında bir şey beni rahatsız etti.
Yukarıdaki paragraf, bana, yazarın anlatıma daha da yabancılaşması gerektiğini hissettiriyor. Anlatısıyla kurduğu empati, karakterlerin kimlik kazanmalarını olduğu gibi öykünün gerçekliğini de etkiliyor. Üslubun derinliğini karşılamayacak denli güç kaybediyor karakterler. Bunun üzerine düşünmek, çalışmak gerekiyor.
Dil konusunda gösterilen özen ve apaçık sebatın bu sorunların üstesinden rahatlıkla geleceğini düşünüyorum kendi adıma.
Teşekkürler.
Re: Çaydanadam
Teşekkür ederim Barış Acar..
Dilin kullanımına önem veriyorum, kendimce. Çünkü bu, öykünün (aslında tüm metinlerin) iskeletini oluşturuyor denilebilir, metni ayakta tutuyor. Kelimlerle kurduğumuz bir yapıyı oluştururken dile gereken özeni göstermemek yanlış olur. Şeklen yerli yerinde fakat içi kof yazıları destekliyor değilim elbette ama bu yazıya duyulan saygı bir yerde.
Gözünüzden kaçmadığına sevindim, çünkü bir öykünün içime sinmesi epey zaman alıyor artık. Aynı özeni karakterler için de gösterebilsem daha iyi olacak gibi.
Re: Çaydanadam
İlk okumada görebildiklerim:
1)Anlatıcı ilk üç paragrafta ikinci tekil şahısa konuşurken birden bakış açısı değişiyor. Bu farklılık , bilinçli bir tercih olsa bile, metinde kirilma yarattığını düşünüyorum.
2)Karakterlerin, duyguların nesneler üzerinden anlatımı (Mehmet'in hayat karşısında baş aşağı olmuş, yere basmak için sıra bekleyen sandalyeler gibi duruşu, bu duruşu Selma vasıtasıyla gerçekleştireceğini düşünmesi...Çizgileri, boğumları, her biri ayrı uzunlukta ve esneklikte parmakları olan ellerine bakarak Selma'nın yokluğunu hissetmeye çalışması...vs) güzel ve basarılı anlatımlar olmakla birlikte mehmet karakterinde yerine oturmayan bir şey var.
Belki bu oturmamışlık, öyküdeki gerilimin odağını yitirmesiyle ilgili olabilir. Bu metınde temel çatışma, bir ilişkinin bitmesi olarak görünmüyor çünkü.
Diğer öykülerinizi de okumak isterim.
Re: Çaydanadam
Teşekkürler Koza, düşüncelerinizi dikkate alacağım..
Re: Çaydanadam
Sevgili Büşra ,
Öncelikle hoşgelmişsin ne de güzel bir renk ve ses olmuşsun tavşan kanı =)
Kozanın bahsettiği dildeki kırılma öykü akışında bir bulanıklık yaratıyor bunu hangisi dedi diye bir an karıştırıyor okuyucu - ya da ben-. Öncelikle dilin özeni için Barış'a katılıyorum beynine sağlık ve de diline.
Karakterle ilgili bir öneri geldi aklıma tabi ki takdiri yazara kalmış acaba Barış'ın dikkat çektiği nesnelere dair detay kişilerde de olan, biraz daha konturlu yapılsa yani biraz gözlesek onları saçlarıyla oynayışlarını ayaklarıyla yere vuruşlarını iç çekişlerini vb. tırnaklarını kemirmiş oldukları gibi böylece karakteri hareketlerinden tanısaydık o zaman Selma'nın pesimistlikten iyimserliğe, ki biraz Mehmetin canını yakmak isteyiş de var sanırım bardağın kalitesinden bahsederken hani sen kalitelisinden değilsin der gibi,Mehmet'in se optimistlikten kötümserliğe ( yineleme olmaması adına bir yabancı bir türkçe karşılıklarıyla yazıyorum bunu) geçişine dair ipuçlarımız olur muydu?
Çaya dair ne güzel bir betimleme olmuş hem iki sevgilinin karışmasına dair hem kalan Mehmet'in soğuyup ziyan olacak olmasına dair, hem de baştaki çayın dibinde kalmasına dair. Aşkın çelişkili, ama tuhf atmosferi bir ilişki biterken, başlarkenkinden çok daha başka olan gerilimi, söylenenlerden çok söylenmeyenler. Kavga etmeden can yakmalar iğnelemeler susmalar... Şiirsel bir akışı da gözardı etmemek gerek ters çevrili sandalyeler ve masaların tanımı sezon sonu aşk sonu birşeylerin sonunun verdiği kekremsi tadı bırakıyor... Susam taneleri bittiğini göstermiyor mu simidin belki de ikisinin bile yemediği simit orda tüketilmiş onlardan evveli...
Re: Çaydanadam
Yukarıdaki iki kısım italik şekilde yazıldı. Olayların akışının biraz dışında olmasının yanında bir o kadar içinde tabi. Daha önce yaşananlarla şimdinin zihinde birleşmesi. Tabi bunu daha önce belirtsem daha iyi olacaktı. Ancak akıl edebildim diyelim. Bu açıklama kim kimdir karmaşasını biraz olsun çözer gibi geldi.
Karakterlerin hal ve hareketlerini serpiştirmek gerçekten yerinde olurdu. Bunu deneyeceğim, örneklenirerek söylemeniz iyi oldu.
Yazma coşkusu veren sözleriniz için ayrıca teşekkür ederim.
Re: Çaydanadam
Egemen'in öykünün iliklerine işleyen okuması için ben de teşekkür ederim. Karakter yaratmak için ne güzel ilgiler görmüş orada.
Re: Çaydanadam
Anlatım, dil bilgisi, imlâ ve genel düzeni yorumlamak, bunca uzman kalemin arasında maalesef benim haddim değil, ancak bu eksikliğim; öyküdeki fincanı fincana, okuyanın da içini dışına katan böylesi bir hayâl gücünün önünde saygıyla eğilmeme de engel sayılmaz. Saksı dibine dökülen çay dibi, tükenmişliği ne de hazin betimlemiş. Üç sese bir sesin adaletsizliği ne de güzel paylaşılmış. Olanla olmayan ne de keskin hâllerde yansıtılmış. Daha yazacak çok şey var belki, ama bunun için öykünüzü birkaç kez daha okuyup (çay daha soğumadan) biraz daha özümsemeli...
Saygılarımla...