UzunHikâye Öykü, inceleme, eleştiri



Çevirilerimiz

Rüzgar esiyor, su akıyordu..
Kuşlar ötüyor,yıllar geçiyordu..
Ve bulutlardan yer yüzüne
Bazen yağmur düşüyordu..
Bak ormanda kurt uyandı..
Hırladı,uludu ve durakladı..
Sonra ormandan
Saldırgan kurt sürüsü çıktı..
Koca kurt korkunç gözlerle,
Iştahla çalılardan bakıyor..
Avını bir hamlede
Yüz parçaya ayırmak için...
Bir karanlık gece ormanda
Tuzakta tilki yakaladım..
Düşündüm: Eve giderim...
Tilki derisi götürürüm.

Yazan: Daniil Kharms
Çeviren: Hatice Aslanova

Ветер дул. Текла вода.
Пели птицы. Шли года.
А из тучи к нам на землю
падал дождик иногда.
Вот в лесу проснулся волк
фыркнул, крикнул и умолк
а потом из лесу вышел
злых волков огромный полк.
Старший волк ужасным глазом
смотрит жадно из кустов
Чтобы жертву зубом разом
разорвать на сто кусков.
Темным вечером в лесу
я поймал в капкан лису
думал я: домой приеду
лисью шкуру принесу.

Fare beni bir fincan çaya
Yeni evine davet etti.
Uzun zaman eve giremedim…
Ama sonunda zor da olsa içine sığdım.
Şimdi siz bana diyeceksiniz ki:
Neden ve niye,
Ne ev ne de çay var?
Hemen hemen hiçbir şey yok!!

Yazan: Daniil Kharms
Çeviren: Hatice Aslanova

В ГОСТЯХ

Мышь меня на чашку чая
Пригласила в новый дом.
Долго в дом не мог войти я,
Все же влез в него с трудом.
А теперь вы мне скажите:
Почему и отчего
Нет ни дома и ни чая,
Нет буквально ничего!

Daniil Kharms - Gemi

13 Tem 2010

Nehirde gemi yüzüyor,
Çok uzaktan yüzüyor.
Gemide 4 cesur denizci.
Dik kulaklı ve uzun kuyruklu.
Ve onlar için sadece kediler korkutucu.
Sadece kediler ve kediler...

Yazan: Daniil Kharms
Çeviren: Hatice Aslanova

КОРАБЛИК

По реке плывет кораблик.
Он плывет издалека.
На кораблике четыре
Очень храбрых моряка.
У них ушки на макушке,
У них длинные хвосты,
И страшны им только кошки,
Только кошки и коты!

Ben çok düşündüm, sokakta kaplanın ne işi vardı diye.. Düşündüm, düşündüm, düşündüm, düşündüm, düşündüm, düşündüm, düşündüm, düşündüm….Bu zaman rüzgar esti ve ben ne düşündüğümü unuttum.. Ve böylece ben hala bilmiyorum sokakta kaplanın ne işi vardı???

Yazan: Daniil Kharms
Çeviren: Hatice Aslanova

ТИГР НА УЛИЦЕ

Я долго думал, откуда на улице взялся тигр. Думал, думал, думал, думал, думал, думал, думал, думал... В это время ветер дунул, и я забыл, о чем я думал.Так я и не знаю, откуда на улице взялся тигр.

Olga Forsh Aleksey Tolstoy'a uğrayıp bir şey yaptı. Aleksey Tolstoy da bir şey yaptı.

Bu noktada Konstantin Fedin ve Valentin Stenich dışarı fırlayıp uygun bir taş aramaya başladılar. Taş bulamadılar ama bir bahçıvan küreği buldular. Konstantin Fedin Olga Forsh'u bahçıvan küreğiyle parçalara ayırdı.

Derken Aleksey Tolstoy çırılçıplak soyundu, Fontanka'ya gidip at gibi kişnemeye başladı. Herkes: "İşte büyük bir çağdaş yazar, kişniyor." Ve hiç kimse Aleksey Tolstoy'a dokunmadı.

1934

* Hikâye, Sovyet Yazarlar Birliği'nin birindi kongresi dolayısıyla yazılmıştır. Yazar, muhtemelen, olayları sembolik olarak tasvir etmektedir. Sözü geçen kişilerin hepsi 1930'ların tanınmış Sovyet edebiyatçılarıdır.

Yazan: Daniil Kharms
Çeviren: Eren İnan Canpolat

Birinci Perde

KOKA BRIANSKY Bugün evleniyorum.

ANNE Ne?

KOKA BRIANSKY Bugün evleniyorum!

ANNE Ne?

KOKA BRIANSKY Bugün evlenyiorum dedim.

ANNE Ne dedin sen?

KOKA BRIANSKY Bu-gün ev-le-ni-yo-rum!

Daniil Kharms

Sevgili Yakov Semyonoviç,

1. Adamın biri, koşup koşup kafasını bir demirci dükkânının duvarına öyle kuvvetli vurdu ki demirci elindeki balyozu bırakıp deri önlüğünü üstünden çıkarıp avucunun içiyle saçını düzelterek neler olduğunu görmek için sokağa çıktı. 2. Derken demirci, yerde oturan adamı fark etti. Adam yerde oturmuş kafasını tutuyordu. 3. "Ne oldu?" diye sordu demirci. "Aah!" dedi adam. 4. Demirci adama biraz daha yaklaştı. 5. Demirci ve bilinmeyen adamla ilgili anlatımızı burada kesip dört arkadaş ve bir haremle ilgili yeni bir anlatıya başlıyoruz. 6. Bir zamanlar dört harem meraklısı vardı. Her biri aynı anda sekiz kadınla birlikte olmaktan keyif alırlardı. Bir akşam harem hayatını tartışmak için bir araya geldiler. Şarap içip kör kütük sarhoş oldular; masanın altına yıkılıp kustular. Görnüşleri mide bulandırıcıydı. Birbirlerinin bacaklarını ısırdılar. Onlar birbirlerine sunturlu küfür ettiler. Karınlarının üstünde süründüler. 7.

Kalindov parmak uçlarının üzerinde durmuş dosdoğru yüzüme bakıyordu. Bunu nezaketsiz buldum. Başka tarafa döndüm, ama Kalindov dönüp yine karşıma geçti ve dosdoğru yüzüme bakmaya devam etti. Bir gazeteyi kendime siper etmeye çalıştım. Ama Kalindov benden daha kurnazdı: gazetemi ateşe verdi, ben de tutuşan gazeteyi attım ve Kalindov yine dosdoğru yüzüme bakmaya başladı. Yavaş yavaş uzaklaşarak dolabın arkasına çekilip orada kısa bir süre Kalindov'un sırnaşık bakışlarından kurtulmanın keyfini sürdüm. Ama bu keyif uzun sürmedi: Kalindov dolaba kadar dört ayağı üzerinde süründü ve alttan bana bakmaya başladı.

Takdir-i İlahi
Stephen King

YAZARIN NOTU: Bu küçük öykü -aslı bir Hindu kıssasıdır- bana ilk kez New York, Scarsdale’li Bay Surendra Patel tarafından anlatıldı. Serbest bir uyarlama yaptım ve başkarakterlerin Efendi Şiva ve karısı Parvati olduğu öykünün asıl halini bilenlerden özür diliyorum.

Günlerden bir gün, başmelek Uriel asık suratla Tanrı’nın huzuruna çıktı. Tanrı “Ne o, canını sıkan bi’şey mi var?” diye sordu.

“Çok üzücü bi’şey gördüm,” diye yanıtladı Uriel, ve sonra ayaklarının arasını gösterdi. “Aşağıda”

“Yeryüzünde mi?” diye gülümseyerek sordu Tanrı. “Amaan, orada üzüntüden bol ne var! Eh, bi’ bakalım neymiş?”

TANRIGİLDE Bir Akşam
Stephen King

KARANLIK BİR SAHNE. Işık, karanlığın ortasında kendi başına dönen kâğıt bir küre maketinin üzerine vurur. Sahne ışığı azar azar ortalığı aydınlatmaya başlar ve biz oturma odası şeklinde bir sahne görürüz: rahat bir sandalye ile yanında bir masa ( masanın üzerinde açılmış bir şişe bira durmaktadır ) ve odanın bir tarafında sehpalı bir televizyon. Masanın altında birayla dolu bir seyyar soğutucu vardır. Ve bir sürü boş şişe. Tanrı’nın kafası iyidir. Sahnenin solunda bir kapı vardır.

TANRI- beyaz bıyıklı iri bir adam- sandalyede oturuyor, bazen bir kitap ( İyi İnsanların Başına Kötü Şeyler Geldiğinde ) okuyor bazen de televizyon izliyor. Ne zaman televizyona bakmak istese her seferinde boynunu uzatmak zorunda kalıyor çünkü havada süzülen küre (bir ipin ucuna asılmış olsa gerek) görüş alanına giriyor. Televizyonda bir dur-kom var. Tanrı ikide bir gülme seslemesiyle birlikte kıkırdıyor.

Kapı vurulur.

TANRI (çok yüksek bir sesle)

Gir içeri! Kuşkusuz, ardına dek açık sana kapım!

Kapı açılır. İçeri Aziz Peter girer, üzerinde bol beyaz bir cüppe vardır. Yanında bir zarf taşımaktadır.

TANRI

Kuşlara
Stephen King

Pekâlâ, bu bir bilim kurgu şakasıdır.

“Ehh” dedi Jimmy Keller, çölün ortasında, üzerinde roketin durduğu rampaya bakarak. Yalnız bir rüzgâr esti çölün içinden ve Hugh Bullford “Evet, Venüs için yola çıkma vakti geldi sayılır. Neden? Neden Venüs’e gitmek istiyoruz?” dedi.

“Bilmiyorum” dedi Keller. “Hiç bilmiyorum.”

Roket Venüs’e iniş yaptı. Bullford havayı inceledi ve şaşırmış bir tonda “Nasıl olur, bu, o eski güzelim Dünya havası! Tam solunacak hava!"

Dışarı çıktılar ve bu sefer şaşırma sırası Keller’daydı. “Olur şey değil, tıpkı dünyadaki ilkbahar gibi! Her yer bereket dolu, yeşil ve güzel. Vay be… Burası cennet!”

Dışarı koştular. Meyveler sıra dışı ve lezzetli, sıcaklık mükemmeldi. Gece olduğunda, dışarıda uyudular.

“Buraya Cennet Bahçesi diyeceğim” dedi Keller hevesli hevesli.

Bullford ateşe gözlerini dikti, “Buradan hoşlanmıyorum Jimmy. Hiçbir şey yolunda gitmiyor. Burayla ilgili bir şey var… Kötü bir şey.”

“Sen bir uzay tutkunusun” diye alay etti Keller.

Yaşlı bir kadın, içeri öylece, dilediği gibi girebileceğini düşündüğü sırada, George Jacobs ofisini kapatıyordu.

Bugünlerde pek kimse aşındırmıyordu kapısını. İnsanlar George’tan nefret ediyorlardı. On beş yıldır insanların ceplerindeki parayı sömürüyordu. Hiç kimse onu kazıklayamazdı. Neyse biz öykümüze dönelim.

İçeri giren yaşlı kadının sol yanağında çirkin bir yara vardı. Elbiseleri pis paçavralar ve başka kaba saba şeylerden ibaretti. Jacobs parasını sayıyordu.

“İşte! Elli bin dokuz yüz yetmiş üç dolar, altmış iki sent.”

Kesin olmak, Jacobs’ın her zaman hoşuna giderdi.

“Sahiden çok para,” diye konuştu kadın. “Harcayamayacak olman çok kötü.”

“Ne –Sen de kimsin?” diye sordu Jacobs, yarı şaşırmış halde. “Ne hakla beni gözetliyorsun?”

Kadın cevap vermedi. Kemikli elini yukarı doğru kaldırdı. Adamın boğazında bir ateş parladı – ve bir çığlık.

Pete Jacob dışarıya adımını attığı anda sis birden evini yuttu ve Jacob etrafını tamamıyla saran beyaz tabakanın dışında hiçbir şey göremedi. Bu ona, dünyadaki son insan olduğuna dair garip bir his verdi.

Birden Pete’in başı döndü. Midesi alt üst oldu. Düşen bir asansördeki biri gibi hissetti. Sonra bu his geçti ve yürümeye devam etti. Sis dağılmaya başladı ve Pete’in gözleri, korku, dehşet ve şaşkınlıkla kocaman açıldı.

Şehrin ortasında duruyordu.

Fakat en yakın şehir kırk mil uzaktaydı.

Bu şehir de neyin nesiydi! Pete hiç böyle bir şey görmemişti.

Yüksek kuleli zarif binalar göğe değiyordu sanki. İnsanlar hareketli bir taşıma bandı üzerinde ilerliyorlardı.

Bir gökdelenin köşetaşında* 17 Nisan 2008 yazıyordu. Pete geleceğe gitmişti. Ama nasıl?

Pete birden korkuya kapıldı. Dehşetli, müthiş bir korkuya.

Buraya ait değildi. Burada kalamazdı.

Alıntı:

Kaçmak Zorundayım
Stephen King

“Ne yapıyorum burada?” diye şaşırdım birden. Dehşete kapılmıştım. Hiçbir şey hatırlayamıyordum, ama buradaydım, bir atom fabrikasında montaj hattında çalışıyordum. Tek bildiğim adımın Denny Philips olduğuydu. Uykudan yeni uyanmış gibiydim. Bu yer korunuyordu ve muhafızların silahları vardı. İşlerini ciddiye aldıkları belliydi. Başka çalışanlar da vardı ve zombiyi andırıyorlardı. Mahkûm gibi görünüyorlardı.

Ama sorun bu değildi. Kim olduğumu bulmak zorundaydım… Ve ne yaptığımı.

Kaçmak zorundaydım.

Bulunduğum yerden ayrıldım.