UzunHikâye

Öykü, inceleme, eleştiri



Sabah

15 Nis 2014

Sabah ezanına uyanırım. Ezana ince bir köpek uluması karışır. Biter. Uzunca bir sessizlik. Ardından uzun uzun öten horoz. Ortalık ağarmak üzeredir. Tuvalete inerim. Merdivenin tahtaları inilder. Her basamakta farklı. Sabah serinliği. Yatarım yeniden. Bir vakit sonra, dalar gibi olduğum, uyku ile uyanıklık arasına martı çığlıkları dökülür. Dere tarafından. Kesilir sonra. Her sabah aynı vakitlerde. Başlar ve biter. Bir çığlık, bir çığırtı.

Pencerelere hafif bir aydınlık düşer. Zamanla çoğalır. Duvarlarda gölgeler, askıdaki elbiselerin karaltıları, masa üzerindeki sürahi, bardak. Işık an an, karanlık köşelere yürür.

Kalksan pencereye gitsen. Perdeyi aralasan. Komşu evin kiremitli çatısı, bacadan yükselen soba dumanı. Boş sokak arası. Dere, kıyıda sazlıklar. Üzerinde tahta köprü. Tahta köprüde keçiyi sağmış, elinde bakraçla bir kadın mı olur? Yoksa katıra semeri vurmuş, alttaki paldımını bağlayan yüzü uykulu bir adam mı? Hiçbir şey yoksa, sakin sakin akan dere vardır.

Kategori:

Sevgili uzunhikaye sakinleri,

Şimdi bir şeyler yazacağım ama ne yazacağımı ben de bilmiyorum. İnsan "ev sahibi" olmayınca doğru düzgün şekilde davet etmeyi de beceremiyor galiba. İşte benim gibi kendisine dört duvar arası dar gelenlerdenseniz bu davet işlerini de hakkınca beceremiyorsunuz. Aslında bu işi ilk kez yapıyor değilim; mesela daha önce uzunhikayede bir davetiye yazmışlığım var.Yine dört duvar arasına sığmamıştım da pılımı pırtımı toplayıp kalıntılara taşınmıştım. Ama o zaman da Barış Acar"davetiye yerine çağrı olsa icabet ederdim"diyivermişti yazdıklarımı görünce. Demek ki, zor zanaat bu davetiyecilik...Yol yordam bilmek gerek...

Neyse, bu kez "Bir davetiye yazsana" diyen Barış Acar oldu. Yok, yok... "Davetiye yaz" der mi hiç, tükürdüğünü yalar mı hiç? Davetiye değil ama "Uzunhikaye 'ye bir tanıtım ve çağrı metni iyi olabilir"dedi.

Elde kurşun kalem Foucault okumaya oturdu. Bekleme odası zeminine su bardağını devirdi. Foucault ve kurşun kalemi kenara koydu, yeri kuruladı, bardağı tekrar doldurdu. Elde kurşun kalem Foucault okumaya oturdu. Deftere not almak için ara verdi. Elde kurşun kalem Foucault’ya geri döndü. Danışman kapı eşiğinden işaret etti. Foucault ve kurşun kalemi defter ve tükenmez kalemle beraber kenara koydu. Birçok ateşli tartışma kılığına bürünen uzlaşmazlıkla dolu durumu danışmanla oturup tartıştı. Danışman tehlikeye işaret etti, kırmızı bayrak çekti. Danışmanı bıraktı, metroya gitti.

Lydia Davis - Para

01 Nis 2014

Artık daha fazla hediye, kart, telefon görüşmesi, ödül, kıyafet, arkadaş, mektup, kitap, hediyelik eşya, evcil hayvan, dergi, ülke, makine, ev, eğlence, şeref, iyi haber, akşam yemeği, mücevher, seyahat, çiçek ya da telgraf istemiyorum. Yalnızca para istiyorum.

Çev.: Seda Tunç
Kaynak: Davis, Lydia. "Money", The Collected Stories of Lydia Davis, England: Penguin Books, 2011, s. 499.

---
Lydia Davis - Yasaklı Konular

Kategori:

Hakkında konuşmak isteyebilecekleri neredeyse her konu bir diğer tatsız olayla ilişkilendiriliyor ve hakkında konuşamayacakları bir konu oluveriyor, böylelikle zaman geçtikçe hakkında güvenli olarak konuşabilecekleri konular azaldıkça azalıyor ve sonuç olarak, havadisler ve okudukları şeyler –ki okuduklarının da tamami değil– dışında geriye bir şey kalmıyor. Kadının birtakım aile bireyleri, adamın çalışma saatleri, kadının çalışma saatleri, tavşanlar, fareler, köpekler, birtakım yiyecekler, birtakım üniversiteler, sıcak hava, gece ve gündüzleri odanın sıcaklık ve soğukluk dereceleri; yazın, akşam açık tutulan ve kapalı tutulan ışıklar, piyano, genel olarak müzik, adamın ne kadar para kazandığı, kadının ne kazandığı, ne harcadığı vs. hakkında konuşamazlar.

Öğlene doğru, ekme işini bitirenler ya da akşama kadar sürecek olup, bir an önce bir şeyler atıştırıp, tarlaya dönmeye niyetliler yollara düştüğünde başladı o müzikli gürültü. Anam elindeki soğan fidelerini alışkın bir hızla incecik karığa diziyor. Yanında gelini, yanında başka bir kadın. Üçer parmak arayla fide dizme işi bitince, çapayla önlerine, köklerini kapatacak şekilde bir karık daha çekiyorum.

Bir haftadır böyle, diyor kardeşim. Her gün kafa şişiriyorlar. Gene birisinin seçim arabası gelmiştir. Akşama biri konuşma yapacaktır iskelenin önündeki meydanda. Son çizikleri çekip, fideleri ekiyoruz. Çapaları, tırmıkları, boş soğan fidesi selelerini sırtlayıp dönüyoruz.

Kahvehanenin yanındaki iskele meydanı kalabalıklaşmış. Üzerleri Büyük Başkan Adayı’nın dev fotoğrafları, parti amblemleri, sloganlarla kaplanmış araçlar çekilmiş kenara.

Kategori:

Utopien erweisen sich als weit realisierbarer, als man früher glaubte. Und wir stehen heute vor einer auf ganz andere Weise beängstigende Frage: wie können wir ihre endgültige Verwirklichung verhindern?...

Utopien sind machbar. Das Leben hat sich auf die Utopien hinentwickelt. Und vielleicht beginnt ein neues Zeitalter, ein Zeitalter, in dem Intellektuelle und Gebildete Mittel und Wege erwägen werden, die Utopien zu vermeiden und zu einer nicht utopischen, einer weniger "vollkommen" und freieren Gesellschaftsform zurückzukehren.

Tercüme demesi:

""
Ütopyalar, sanıldığının aksine, daha kolay gerçekleştirilebilir olduğunu gösterdi. Ve bugün tamamiyle başka korkutucu bir soruyla karşı karşıyayız: onların mutlak gerçekleşmesini nasıl önleyebiliriz?...

Ütopyalar yapılabilir. Hayat ütopyalar oldu.

Yaz Evi (1994), Mehmet Zaman Saçlıoğlu’nun ilk öykü kitabı. Saçlıoğlu bu ilk kitabıyla iki ödül almış: 1993 senesinde (yayımlanmamış dosya dalında) Yunus Nadi Ödülü’nü Vüs’at O. Bener’in Siyah Beyaz’ıyla paylaşmış; ödüllü öykü dosyasına yeni öykülerin de eklenmesiyle yayımlanan kitapsa 1995 senesinde Sait Faik Hikâye Armağanı’nı kazanmış. Ödüller mutlaka kitap hakkındaki ilk izlenimi etkiliyor, fakat deneyimlerimizden biliyoruz ki, bir kitabın prestijli bir ödül almış olması tek başına fazlaca anlam ifade etmiyor. Ödül mekanizmasını sorgulamayı şimdilik bir kenara bırakıp Yaz Evi’nin bize neler getirdiğine bakalım.

Yarıda Kalan Kitap

01 Mar 2014

Başladığım bir kitabı yarıda bırakmakta zorlanırım eskiden beri. Önüne konulan tabağı “o yemek bitecek” baskısına boyun eğerek bitiren çocuk gibi uslu uslu sonunu getirmeye çalışırım her kitabın. Bir nedenle bunun “doğru” davranış olduğunu hissederim. Bir nedenle. Ne olabilir o neden? Hoşuma gitmeyen bir şarkıyı ortasında kapatınca yanlış bir şey yaptığımı düşünmüyorum. Oysa söz konusu kitap olunca iş değişiyor. Bunun, “kitaba saygı” diye nitelendirilebilecek bir anlayışla ilgili olduğunu tahmin edebiliyorum. Diğer yandan, kitaba salt kitap olduğu için saygı duyanlardan değilim. Belki eskiden kalma, şimdiye dek fazlaca sorgulama ihtiyacı duymadığım bir alışkanlık. Ağaç yaşken eğilmiş, ben de şimdi doğrultmaya uğraşıyorum.

Tayfanın içinde Eleşkirtlisi de var, Balya’nın dağ köylerinden olanı da. Şaşırmıştım ilk duyduğumda. Denizci, balıkçı, tayfa olmak için illâ ki deniz kıyısında doğmak, öyle bir yerde yaşamak gibi bir önyargı var demek bende. Bir gün iyice denizle, balıçı teknesiyle, mola yapma, ağ çekme, rüzgâr, martı ile ilgili bir şeyler yazmanın niyetine girdiğimde, defterimi alıp kamaraya indim. Sırayla sorup, adlarını, nereli olduklarını, yaşlarını, evli bekâr hallerini yazıyorum. Denize bu kadar uzak yerlerden tayfa olarak gelinmesi bana anlaşılması güç geldi ilk anda. Teknede, genel kamarada hep kenarda duran, lafa karışmayan, esmer, yanık tenli, kıvırcık saçlı, alın çizgileri çoğunlukla sıkıntılı bir genç ilişiyordu gözüme. Yine bir köşede, buğulu kamara penceresinden dışarı bakar gibi yapıyor. Yanına sokuldum. Selam verdim.

Kategori: