UzunHikâye

Öykü, inceleme, eleştiri



Hemingway'in ünlü altı kelimelik hikâyesini de onun ardındaki şehir efsanesini de bilmeyen kalmamıştır herhalde. Efsaneye göre Hemingway ve yazar arkadaşları bir kafede otururken konu dönüp dolaşıp bir hikâyenin ne kadar kısa olabileceğine gelir. Hemingway bu konuda iddialıdır ve yalnızca altı kelimeyle bir hikâye yazabileceğini söyler. Bunun üzerine 10 dolarına iddiaya girerler ve Hemingway aşağıdaki kelimeleri bir peçeteye yazıp diğerlerine gösterir:

""
Satılık bebek potinleri. Hiç kullanılmamış.

For sale, Baby shoes, Never used.

Diğer yazarlar iddiayı kaybettiklerini kabul ederler ve kısa öykü türü sahneye etkileyici bir giriş yapar.

Bu altı kelimelik hikâyenin etkileyici olduğuna kuşku yok, ama Hemingway tarafından yazıldığı iddiası son yıllarda sıklıkla sorgulanıyor. Konuyu araştıranların bulgularına göre hikâyenin değişik versiyonları henüz Hemingway yazmaya başlamadan önce dolaşımdadır.

Yelek

Adam düzgün giyimli. Koyu lacivert takım elbise, ekose gömlek, kravat. Saçlarda sık sık berbere gidildiğinin izleri, modaya uygun; kısa kesim. Hafif parfüm kokusu.
Zorunlu konuşmalar, kısa cümleler. Adam sıkılgan. Ama tutuk değil.

- Hoş geldiniz.
- Hoş bulduk.
- Nasılsınız?
- Teşekkürler. Siz nasılsınız?
- Size pantolon, gömlek ve yelek veriyorum. Bunları giydikten sonra hazır olduğunuzu bildirir misiniz? Karşı odadayım.

Biraz sonra kapı açıldı. Giyinmiş.

Kostümcü kadın odaya girdi.

Adamı baştan aşağı, uzun uzun inceledi.

Adam tırnağıyla masanın kenarındaki boya kabartısını kazıdı bir süre. Bir eli cebinde. Bu uzun, tartan bakışlardan rahatsız.

- Biraz geride, duvara yakın durur musunuz.

Tutuk-kesik adımlarla geriye çıktı. Omuzu neredeyse duvara değecek.
Kostümcü kadın yaklaşıp, gömleğin yakasının yeleğin altında kalan kısmını düzeltti.
Adam başını istemsizce geriye doğru egdi. İrkilir gibi.

Öykü daha girişinde, her şeyi sessiz, soluk, kapalı, buzdan, kardan bir kabukla örtüveriyor. Finlandiya. Güneşsiz, karanlık kış günlerinin aralıksız yağan karları. Uçsuz bucaksız sessizliklerin üzerine kayıp giden kızaklar. Karların üzerindeki belli belirsiz ayak izleri. Uzun kış gecelerinin karanlıklarında, soluk lambaların altına sığınan, erkenden yatıp uyuyan insanlar.

Savaş zamanı. Devlet dairelerinde kızıl bayraklar sallanıyor. Sokaklarda milisler nöbet tutup, devriye geziyorlar. Savaşta olunduğu halde şehirde her şey sakin. Sanki kış her gün, elinde sihirli bir değnekle, geçtiği sokağı, dokunduğu insanı uyuşturup, sakinleştiriyor. İnsanlar evlere sığınmaktan, odalara kapanmaktan, dalgalanarak yanan asetilen, ispirto lambalarının alevlerine dalıp kaybolmaktan başka yapacak bir şey bulamıyor. Her yer sessiz, her şey sakin ve asude.

Kategori:

Bir boşluğunu yakalıyorum yoğunlukların. Kendimi sokağa atıyorum.

Arastadan geçip, kenar mahaleye yürüyorum. Arkamda tenekecilerin, sobacıların çekiç sesleri, türlü zanatkarın dükkanından sokaklara dökülen alet-edavat takırtısı... Kesik camlardan sokağa uzanan soba borularından ince grimsi dumanlar tütüyor. Dükkanların içerisinde ince bıyıklı gür sakallı adamlar çaylara yarım şeker katıp, uzun uzun karıştırıyorlar. Kasabanın dibine inen dik yamaçların tepeleri bemlibeyaz kar. Sokak birkaç usul-aksak yürüyen ihtiyarın ayaklarına amade. Yolun kenarında kararmış kar birikintileri.

Sıkıldım belki aynı olanlardan. Emin değilim. Ama bir parça yürümek, hele de daha sessiz, vitrinlerin, renkli camların aydınlatmalarının olmadığı sokaklarda olmak bana daha iyi gelecek biliyorum. Ortalardan, paltoma sarınıp, kapüşonumu örtüp, kenarlara kaçıyorum.

""
82. Sahne:
Yaşar kocaman kulaklarını tutup Avni’ye gösterir. Avni Yaşar’ın kulağına bir fiske atar. Yaşar ve Avni duvardan atlayıp okula yönelirler. Veli ve Halil’in önünden geçerken…
Bu sırada zil çalar.
Bir film senaryosundan

Okulun girişindeki elektronik zilin başındayım. Bir elimin işaret parmağı çalma düğmesinin üzerinde, diğeri kulağıma yakın telsizi tutuyor. Saniyeler bile önemli dediler, telsizden, Zil çalsın, komutu geldiği anda düğmeye basmam gerek. Ne erken, ne geç, tam anında. Ellerimden, ayak parmaklarımın ucuna uzayan bir gerilim içindeyim. Elim hafifçe titriyor.

Uzayan bir sessizlik var koridorda. Biraz önce, koşturup oynayan, şakalaşan çocuk çığlıklarıyla doluydu.

“Zil çalsın! Zil çalsın!”

Düğmeye basıyorum. Bir melodi yayılıyor okulun dışına, koridora.

Oldu mu acaba?

Burada, bir ara, birkaç bölümlük yazılması planlanıp, dallanıp budaklanan “Kardeşim Deniz” bölümlerini okuduk hep birlikte. Plansız, doğaçlama gelişen bir balıkçı teknesindeki günlerin tanıklığının izlenimlerinden doğmuştu bu yazılar. Acemilikleri ve naiflikleri ile duruyorlar.

Bir hafta önce, bir dostum(aynı zamanda filmin de yönetmeni), bana çekeceği filmde görev vermeyi düşündüğünü, böyle bir ortamda çalışıp çalışmak istemediğimi sordu. Filmin senaryosu Kültür Bakanlığından ve yurtdışından (Euroimages) yazılım destekleri almıştı. Bana önerdiği alan, Sanat Yönetimi bünyesinde, Kostüm Tasarım Asistanlığı’ydı.

Yaşam bazen bize uzun uzun düşünmeye zaman bırakmayabiliyor. Dahası, en önemli kararları verebilmek için yeterince zamanımız olamıyor hiçbir zaman. Her neyse. Çokça düşündüğüm söylenemez; Olumlu yanıt verdim.

Tanburacı

26 Eyl 2014

Ortakamaranın arkası.
Yanları üç sıra, yer yer kahverengi pas lekeli demir borularla çevrelenmiş genişçe bir alan.
Alanın kıç tarafına monte edilmiş koca hidrolik tanburalar, ağır ağır dönüyor. Kalın bir çelik halat sarılıyor tanburaya.
Birkaç topuzlu kolu ileri geri iterek, tonlarca güce kumanda ediyor.
Gergin halatın uzandığı bomdan sarkan makaranın ucunda suları süzülen ağlar.
Tamburacı bir diğer adı.
Reisin oğlu.
Onyedisinde.
Sarı kafalı, mavi gözlü, incecik bir genç. Bir yanı çocuklukta gibi.
Ağzının kenarında yarım sigara.
Parkasının kapüşonunu çekmiş kafasına.
Burnu kızarmış ayazdan.
İkinci reis bağırıyor;
“Vira! Vira! Vira!”
“Uyuma be Veli. Acele et biraz oğlum.

Söyleşi: Erhan Altan

Erhan Altan: Biraz anlatır mısın, deneysel şiirle tanışmaman nasıl oldu?

Barış Acar: Aslında hâlâ tam olarak tanışabildiğimi söyleyemem. Benim için şiir ve öykünün yolları Küçük İskender’in Gözlerim Sığmıyor Yüzüme’den Dedem Beni Korkuttu Hikâyeleri’ne geçerken kesişti. 90ların başıydı. O yılların şiir dünyası da öykü dünyası kadar kuraktı. Dolayısıyla git gide daha az şiir okumaya başladım. Şiir eleştirisi ise yok denecek kadar azdı zaten. Dize dergisi falan vardı. İşte o yıllarda şiirle tüm bağımı yitirdim. Bir daha da geri dönmedim. Taa 2011 yılına kadar. Neredeyse yirmi yıl.

Tahir Üzerine

04 May 2014

Bir şeye isim vermenin, o şey üzerinde hakimiyet kurmak anlamına geldiği fikri kadim çağlardan beri beşeriyetin belleğinde yazılıdır. Bir şeyin adını bilmek ya da bir şeye ad vermek "iktidara sahip olmak" ile ilişkilendirildiğinden , mesela Eski Ahit'te Tanrı, ismini sual eden Yakub'a adını söylemez.* Kıssa ilk okunduğunda dikkati celbeden husus tanrının bir ölümlü olan Yakub'a güreşte kaybettiğidir.Oysa Tanrı, Yakub karşısında daha kökensel ve incelikli bir üstünlüğe sahiptir. Bu kökensel üstünlük onun Yakub'u kutsayarak bu ölümlüye İsrail ismini vermesinde ortaya çıkar.Bir isim ile kutsama yani değer atfetme kudretine sahip olma ya da olmama, işte hiyerarşi buradan temellenir. Bu hiyerarşiye dair Nietzscheci tasavvurdur ve Hegelci köle-efendi diyalektiğinin çarkına sokulan çomaktır. Hegelciliğin insan ve tanrı arasında gerçekleştirdiği rol değişimleri ile ortaya çıkan tasavvuru, kudretin bir müsabakanın ya da savaşın sonunda galip ve mağlup taraflar arasındaki temsili meselesine dönüştürüldüğü oranda kabul edilebilirdir.

Sabah

15 Nis 2014

Sabah ezanına uyanırım. Ezana ince bir köpek uluması karışır. Biter. Uzunca bir sessizlik. Ardından uzun uzun öten horoz. Ortalık ağarmak üzeredir. Tuvalete inerim. Merdivenin tahtaları inilder. Her basamakta farklı. Sabah serinliği. Yatarım yeniden. Bir vakit sonra, dalar gibi olduğum, uyku ile uyanıklık arasına martı çığlıkları dökülür. Dere tarafından. Kesilir sonra. Her sabah aynı vakitlerde. Başlar ve biter. Bir çığlık, bir çığırtı.

Pencerelere hafif bir aydınlık düşer. Zamanla çoğalır. Duvarlarda gölgeler, askıdaki elbiselerin karaltıları, masa üzerindeki sürahi, bardak. Işık an an, karanlık köşelere yürür.

Kalksan pencereye gitsen. Perdeyi aralasan. Komşu evin kiremitli çatısı, bacadan yükselen soba dumanı. Boş sokak arası. Dere, kıyıda sazlıklar. Üzerinde tahta köprü. Tahta köprüde keçiyi sağmış, elinde bakraçla bir kadın mı olur? Yoksa katıra semeri vurmuş, alttaki paldımını bağlayan yüzü uykulu bir adam mı? Hiçbir şey yoksa, sakin sakin akan dere vardır.

Kategori: