UzunHikâye

Öykü, inceleme, eleştiri



Nasıl Oluyor?

09 Haz 2013

Ben artık ipin ucunu kaçırdım. Ne olup bittiğini değil bunun nasıl olabildiğini anlayamıyorum.

Anlatayım;

İlk şaşkınlığımı kentten, arabalardan, insanlardan sıkılıp, her zamanki gibi köye sığındığımda yaşadım. Birkaç kitap, üç beş öteberimle çaldım baba ocağının kapısını. Sabahları, serinde tarlaya gidip, ot, çalı, kazma, çapa, bir şeyler yapıyorum. Yeşile, doğaya, ormana, bayıra dalıp, içimde bir şeylerin susmasını, dinmesini bekliyorum. O gün de zeytin dibi kazmaktan geldim. Yorgunum. Dışarısı yanıyor. Sıcak. Rum evinden bozma evin girişinde oturuyoruz yazın. Daha geniş, daha serin burası. Tahta divanın üzerinde oturuyor babam. Seksenini geçmiş. Kulakları duymuyor pek. Oturdum yanına. Yorgunum demenin gereği yok, görünüyor. Neye çekileceği belirsiz, anlamlı bir gülümseme var babamın yüzünde. Son yıllarda daha bir haberlere, memlekette, dünyada neler olup bitiyor’a meyletmiş. Masadaki dizüstümü açtım. Bir şey anlatmayan, bir şey istemeyen bir müzik açma niyetindeyim.

Bilim kurgu konusundaki son tartışmanın ardından, Philip K. Dick'in Yüksek Şatodaki Adam'ını okumaya karar verdim. 1963'te Hugo Ödülü'nü alan kitap, İkinci Dünya Savaşı'nı mihver devletlerinin (Almanya, Japonya, İtalya) kazandığı bir alternatif şimdiki zaman (1962) kurgusu. Dünyanın bu yeni paylaşımından sonra Almanya ile Japonya arasında bir soğuk savaş başlamıştır. Almanya daha üstün olan teknolojisi sayesinde yarışta bir adım öndedir. Ay, Venüs ve Mars'ı kolonileştirmeye, elindeki nükleer güçle ("hidrojen bombası") Japonya'nın güvenliğini tehdit etmeye başlamıştır. İki devlet birbirine karşı komplolar planlarken, Çekirge Serilmiş Yatıyor adlı bir kitap tüm dünyayı sarsar. Mihver devletlerinin savaşı kaybettiği bir şimdiki zaman kurgusu olan bu kitap derhal Almanya'da yasaklanır.

Bilimkurgu; edebiyatın önemsenmeyen üveyi. (Sanki bir Ulysses, bir Suç ve Ceza daha az kurgu, daha az daha çok bilimötesiymiş gibi.) Zaman zaman Ursula K. LeGuin, Philip K. Dick, Stanislaw Lem, James G. Ballard, Kurt Vonnegut gibi yazarlar çıkıyor, yapıtlarıyla bu önyargıları tersyüz ediyor.

2000’li yıllarda, birbiri ardına Stanislaw Lem’in eserleri, İletişim Yayınları'ndan basıldı. İlgi görmedi. Birkaç yıl sonra da yok oldu ortadan. Baskıları da yapılmadı.

“Sonuçta sekiz tüfek, on sekiz tabanca, iki makinalı tabanca, yeteri kadar kurşun, birkaç bomba (pek ses çıkarmamakla birlikte, bombaların beni rahatsız ettiğini söyleyebilirim), otuz dört lokum dinamit, fitil, kapsül, çok sayıda kasatura, bıçak vesaire teslim alındı. Listelerdeki rakamlara göre yirmi sekiz kişi silâhsızdı.” (1)

Bu satırlar Oğuz Atay’ın Eylembilim adlı kitabından alındı: bugün, Türkiye’de Oğuz Atay’ın edebiyatçılığı açısından belki de en çok gözardı edilmiş, üzerine en az düşünülmüş ve söyledikleri en az tartışılmış kitaptan.

RED

05 May 2013

Redhack'in 1 Mayıs'ta Taksim'de yaşananları protesto etmek amacıyla valilik sitesini "hack"lemesi sonucu grup üzerine biraz bilgi alayım dedim. Uzun zamandır twitter duyurularını takip ediyordum. İnternet üzerinden ücretsiz paylaşıma açılan Red filmini de duymuştum. Ancak izleme fırsatım olmamıştı. Bağımsız Sinema Merkezi tarafından yapılmış film süreci fena özetlemiyor. Sonuna dek yahu bu adamların yüzleri kabak gibi belli oluyor arkadaş, bu nasıl iş diye düşündüm. Sonunda karakterleri oyuncuların canlandırdıklarını öğrenince içim rahatladı.

Kategori:

Camel Dinlemek

26 Nis 2013

Barış Acar'ın Midlake Dinlemek başlığından ilham ve cesaret alarak ben de -her ne kadar Barış Acar kadar kapsamlı bir ileti tasarım olmasa, hattâ şöyle birkaç satırda değinecek olsam bile- Gecede gibi çetrefilli bir öyküyü okurken biraz da müzik serpiştirmek istedim. Şöyle ufaktan bir açılış yapacağım; devamının sizden gelmesi arzusuyla tabii. (:

İncir Çekirdeği

24 Nis 2013

Uykuya pek düşkün değilimdir. Sabah erken uyanırım. Temizlik, bir fincan kahve, bir bardak yeşil çay, bir iki lokma kahvaltılık derken, gereksiz, önemsiz şeylerle oyalanıp, zaman kaybetmeden odama, masamın başına geçerim.

Yine sıradan sabahların birinde; masanın başına oturdum. Masa; geceden açık birkaç kitap(bir vakitte, yorgunluktan, çöken uykudan ayraç koymaya üşenmiş, öylece masanın üzerine kapatıvermiştim), rastgele dağılmış irili ufaklı not kâğıtları, gazeteler, üst üste yığılmış dergilerle, her zamanki dağınıklığındaydı. Ters çevrilmiş kitabı alırken yanındaki açık deftere kaleme baktım. Birkaç gündür önemli bir konu etrafında okumalar yapıyor, kısa kısa alıntılarla önemli gördüğüm yerleri not alıyordum. Çalışmaya daldım.

Bir yerinde, bir şey, bir düşünce kırıntısı, bir soru okumamı böldü;

- Masamın üzerinde, yedek gözlüğümün yanında bir incirçekirdeği’m vardı. Nerede? Gözlüğün yanındaydı.

Leyla Erbil - Gecede

12 Nis 2013

"neden elbirliğiyle annemi haklı çıkarıyorlar "

"Gecede", Leyla Erbil'in kitaba ismini vermeyi uygun gördüğü öyküsü. Bir gece Semra ve eşi Zeynel'in evinde toplanan arkadaşların yaşadıklarıyla Semra'nın hatıralarını, bilincinin akışında iç içe okuyoruz.

Cinsellik, devrim, Cumhuriyet aydınları, evlilik, muhafazakar toplum, anne gibi; Leyla Erbil temaları diyebileceğimiz bileşenler etrafında örülmüş ve bakmak/ bakılmak üzerine bir öykü.

Yazmak yerine,
kendini alkole vefa borcunu ödemeye vakfetmiş arkadaşım Fatih Tombul’a

ı.
W. Shakespeare mi demişti, “hayat bir tiyatro sahnesidir,” diye bundan yüzyıllar önce ve yüzyıllar sonra dolana dolana bu laf gelip hiçbir sözcük yoktur ki diğer sözcüklerle ilişkiye girmeden bir şeyi anlatabilsin gibi bir önerme biçimine mi gelmişti; hatta daha sonrasında “herhangi bir sözcüğün herhangi bir şeyi anlatması imkânsızdır” gibi bir önermeye kadar uzanmış mıydı bu ipsiz sapsız fikir?

Bir grup düşsever için gün içinde sık aralıklarla uykulara yatıp, hafif uykunun o birkaç saniyelik bir arasında beliren karman çorman görüntülerle, bir senfoniden çöp arabası seslerine uzanan çeşitlilikte gürültülere gündelik hayatın hay huyunda bir anda gözden kaçıp gidiveren bir bakışı, aklın kanatlanıp gittiği uzak diyarlardan onu o ana geri çağıran bir gülüşü, yanık simit yanında taze çay kokusunu, yani ki günün örttüklerini eşleştirmek hayata dokunmanın tek katlanılır yolu olmuştur. Değil mi ki, gösteren, o bir şeyi başka bir şey olarak ifade etmeye yarayan şey aslında o gösterdiği, ifade ettiği şey hiç değildi, onunla ilgisi bile yoktu; o halde sünüp duran, kasvetli ve bir öz polemikle akan gündelik hayatlardaki ufak tefek ayrıntılar da gerçeküstü her türlü öğe ile eşleşebilirdir. Kimileri buna lirik bir duyarlıkla sokulur, kimileri ölçülü, tutarlı ve kimi zaman tumturaklı bir dizgeyi tercih eder, kimileri ise biçimlerden feyz alır. Hiç görüşmezler bu düşsever topluluğun sakinleri, tıpkı M. Blanchot’nun bir kısacık öyküsünde anlattığı gibi, kimseyle görüşmezler onlar ama birbirini tanırlar. Hep bir aradalardır. Bu ölçülü, tutarlı ve kimi zaman tumturaklı bir dizgeyi tercih edenlere yazar, sayfaya, o beyaz sonsuzluğa düştükleri biçimler toplamına öykü adı verilmiştir.

Bir süredir Bilgi Üniversitesi'nin Modern Türkçe Şiir derslerine katılıyorum. Bazı izlenimlerimi, okuma ipuçlarını paylaşmakta yarar var.

Bugün, Kayıp Destanın İzinde araştırma kitabının da yazarı Erkan Irmak'la bir ders deneyimimiz oldu ve kitabın ilginç alıntılarıyla, Nazım Hikmet okuduğum yılları anımsadım. Tabi aklımda kalanlarla.