Geçen geminin
tanığı karabatak
deniz uykuda
Dostoyevski, “Tüm Rus gerçekçileri Gogol’ün ‘Palto’sunun altından çıkmıştır” diyerek Gogol’ü gerçekçilik akımının başladığı yere oturtur. Oysa tam anlamıyla doğru değildir bu. Gogol’den önce Jukovski ve öğrencisi Puşkin tarafından gerçekçiliğin ilk adımları çoktan atılmıştır. 1809’da Ukrayna’da orta halli toprak sahibi bir ailenin oğlu olarak dünyaya gelen Gogol’ün öne çıkmasını sağlayan, kendisine kadar ulaşmış tüm tarihsel birikimi sindirerek çağına “humor”la bakmasıdır. İroni dolu bir bakıştır bu.
Kiyoshi Kurosawa’nın 2008 yapımı filmi Tokyo Sonatası, son dönem Japon sinemasının iyi örneklerinden birisi. 2009'un festival filmlerinden birisi olan Tokyo kısa filmlerinden sonra (üç kısa film), Tokyo'daki yaşamı yakından görme fırsatı yakalıyoruz.
Yaz rehavetinden dolayı “Romantik –komedi” filmler izlemek istediğim şu günlerde romantik kısmı tam ancak komedi kısmı dramla yer değiştirmiş olan “Bright Star” adlı filmi izledim. Ölümünden yıllar sonra “romantik şiirin en iyi örneklerini veren şairlerden” biri olarak kabul edilen John Keats’in yaşamını konu alan bir dönem filmi Bright Star. Yönetmenliğini Jane Campion'ın yaptığı bu film hakkında uzun uzun söyleyebilecek çok şeyim yok. Benzer dönem filmleri arasından (Yüzyılın Çocukları, Onegin, Tehlikeli İlişkiler vb.) sıyrılabilecek bir çekim ya da kurgu farklılığı yok filmde, en azından bu özellikleri ile öne çıkmıyor. Ancak filmin kadın oyuncusu Abbie Cornish 'in performansı filmin başarılı kostüm ve görüntüleriyle birlikte filmi taçlandırıyor. Filmdeki görüntüler ve oyunculuk civarda sessiz sedasız yaşamını sürdüren aile üyelerinden biri gibi hissetmenize sebep oluyor.
20. yüzyıl edebiyat dünyasını biçimlendiren en önemli etmenler nelerdir, diye sorulsa, buna verilebilecek ilk cevap, “tanrı anlatıcı” konumunun terk edilmesi ya da kökten/ güçlü eleştirilere maruz kalmış olması denebilir sanıyorum. Keza Lukacs’ın “Avrupa Gerçekçiliği” ve özellikle de “Çağdaş Gerçekçiliğin Anlamı” kitaplarına bu gözle bakıldığında gerçekçilik üzerine sürüdürülen tartışmaların, aslında anlatıcının konumuna yönelmiş eleştirilerle dolu olduğu görülecektir. Stendal’ın, Balzac’ın temsilcisi olduğu “büyük gerçekçilik” kuşağının yerine geçen, Joycelar, Kafkalar, Beckettler varolan gerçeklik anlayışını değiştirdikleri kadar, ve belki de bundan daha fazla, anlatı konumlarını değiştirerek edebiyat dünyasına müdahalede bulunmuşlardır. Kagan’ın Estetik ve Sanat Notları’i, Pospelov’un Edebiyat Bilimi adeta anlatıdaki bu değişime karşı direncin kitaplarıdır. Bir yandan değişen şeyi görmekte ve onu saptamaktayken, bir yandan da geçmişin büyük anlatı geleneğinin destanını yazmaktadırlar.
Bakma ve Görme Biçimleri adlı gönderide, Koy filminden yola çıkarak, eylemci/ aktivist adlandırmasının benim için yarattığı çağrışımlar üzerinde durmaya çalışmıştım. Filmin beni etkileyen bir diğer yönünün ise konusunu ele alma biçimi olduğunu belirtmiştim. Buradan yola çıkarak, belgesellerde sıklıkla karşıma çıkan ve Anglo-Sakson dünyaya sirayet etmiş görme biçimi olan “başarı hikâyesi” temasının üzerinde durmak istediğimi söylemiştim. Şimdi, gücüm yettiğince, bunu yapmaya çalışayım.
Koy belgeseli, dünya çapında milyar dolarlık bir sektöre dönüşen suparklarına, bunların yol açtığı yunus ticaretine odaklanıyor ve bu süreçler boyunca hayvanların nasıl işkencelere maruz kaldığını belgelemek için harekete geçen eylemcilerin mücadelesini konu ediniyordu.
Fethiye'ye 15, Ölüdeniz'e 7 km uzaklıkta küçük bir yerleşim yeri olan Kayaköy'de, Rumlar ve Türkler uzun yıllar bir arada yaşamışlar. Osmanlılar döneminde de insandan uzak, küçük bir köymüş Kayaköy, sadece ilkel tarım yapılmış, ama su probleminden dolayı onda da başarılı olunamamış. Balıkçılık yapıldığına dair ise herhangi bir bilgi yok.
Kayaköy çukur ve yamaç arazide iki tip yerleşime sahipmiş. Yamaçta Rumlar oturup daha çok yerleşik düzene ait izler bırakmışlar. Çukur arazide ise Türkler oturur, daha çok tarımla uğraşırlarmış. Bu nedenle de tepedeki Rum evleri, geçmişin izlerini saklıyor.
Tutkunun Adı, Akbük!..
Didim’in beldesi olan Akbük’le ilk tanışmam, 2004 yılı öncesinde, bir yakınımızın Yeni Ufuk Sitesinde bulunan evine, gidiş-gelişlerimizle oldu. O gelişlerimizde; Akbük, havasıyla, deniziyle, tanıdık insanları ve doğallığı ile ilgimizi çekmiş; burayı sevmiştik. Sahili çok genişti, isteyen istediği yerden denizine girebiliyordu. Ayrıca, denizin, kıyıdan itibaren hemen derinleşmemesi ise, yüzme bilmeyenler için önemli bir özellikti. Bir-kaç geliş-gidişten sonra, Akbük bizi büyülemiş, biz de Akbük’ü sevmiştik…
Aslı Erdoğan Öykülerine Giriş Denemesi
Aslı Erdoğan
Öykünün kapsamı, farklı uygulanımları ve öyküyle ilgilenen genç kuşak edebiyatçıların yönelimlerinin tartışma konusu edildiği 90’ların sonunda yazılmaya başlayan bu yazı, o dönem birlikte çalıştığım süreli yayın tarafından yayıma uygun bulunmadı. Bu dönemde bir yandan çok sayıda genç edebiyatçı tür olarak öyküyü tercih ediyor ve tarihsel belirlenimlerinden habersiz olsalar da, gerekçesini herkesin kendine göre açıklamaya çalıştığı itkilerle durmaksızın ürün veriyorlardı. Öykü dergilerinin sayısı artmış, dergilerde öyküye verilen önem çoğalmış, buna bağlı olarak çok sayıda yeni öykücünün kitabı yayımlanmaya başlamıştı. Adam Öykü, Üçüncü Öyküler, Düşler Öyküler, Bir Bilet: Gidiş-Dönüş, Fayton Öykü, döneminde öyküdeki bu patlamanın mecrası oldu. Öte yandan, Ankara’da yapılmaya başlayan Öykü Günleri de bu tartışmaları bünyesinde barındırmıştı. Semih Gümüş’ün Adam Öykü’de yayımladığı “Genç Öykücülerin Ağzını Bıçak Açmıyor” ve Aydın Çubukçu’nun Evrensel Kültür’deki “Öykünün Sefaleti” yazıları, dönemin tartışmalarının ana hatlarını veriyordu. “İçe kapanık”, “ben anlatıcılı”, “kurmacaya dayalı”, “insansız”, “apolitik”, “karamsar”, “kapalı” öykülerdi bunlar. Murat Gülsoy, Faruk Duman, Sema Kaygusuz, Nalan Barbarosoğlu, Müge İplikçi, Hakan Şenocak, Akın Sevinç gibi adını burada anarak çok uzun bir liste oluşturabileceğimiz pek çok öykücü, bu ortamda kendilerini ve öykü anlayışlarını ortaya koydular. Onların yanında bugün ismi öyküyle yan yana gelmese de çok sayıda genç yazar ve yazar adayı öyküye soluk verdi.
Aynı yıllarda, yurtdışında çeşitli ülkelerde sürdürdüğü yaşantısını bırakarak Türkiye’ye dönen ve deneyimlerinden hareketle yazdığı öyküleri kitaplaştıran Aslı Erdoğan, bu kuşak içinde yukarıdaki “eleştiri”lere neredeyse bire bir muhatap olan üslubuyla dikkat çekici bir biçimde öne çıkıyordu.
Norveç Halk Müzesi (Norsk Folkemuseum) Norveç'in en büyük kültür tarihi müzesi olarak biliniyor. Oslo'da, Bygdøy Adası üzerinde (2 milyon metrekarelik Kraliyet Çiftliği'ni saymazsak) 140 bin metre karelik alana yayılan bu açık hava müzesi 19 Aralık 1894'te (Norveç o zamanlar İsveç'e bağlı bir ülke olduğundan) İsveç Kralı II. Oscar tarafından kurulmuş. Müze, 1500'lü yıllardan günümüze dek Norveç'te insanların nasıl yaşadığını başarıyla sergiliyor.