gece çöküyor
karlı dağın üstüne
beyaz karanlık
Ve bir nehir o kadar nehir ki
Durmadan akar
Sonra en büyük denizler olur
İşte o en büyük denizler sonra
Denizin bittiği yerde başlar
Bu yol insana çıkar
Edip Cansever
Saat 16.00’da Enez limanındaydık. Liman, Ege’ye dökülen Meriç nehri deltasının kenarında. Nehir aynı zamanda Türkiye’yi Yunanistan’dan ayıran sınırın bir bölümünü belirliyor. Yol üzerindeki bazı yerlerde, Yunanistan tarafındaki yerleşim yerleri, sınır kulübeleri çıplak gözle görülebiliyor. Liman bir yanı açık, karayı denize iliştiren geniş bir ataş gibi duruyor. Enez; yerleşim yeri olarak, kıyıdan birkaç kilometre içeride.
Tek başına bir martı
Göğün ilk ve son yaratığı gibi
Konuverdi boşluğun seren direğine
Ve gaipten ses verircesine
Çınladı balıkpazarının çanı
Edip Cansever
Bandırma’dan 10.00’a doğru çıktık. Biga-Lapseki-Gelibolu-Keşan üzerinden Enez’e gidecektik.
Kalacağım balıkçı teknesi bir süredir Enez limanını kullanıyordu. Yaklaşık bir ay önce, reisin beklemediği bir anda tayfalarından altısı işi bırakıp gitmişti. Balık sezonunun en yoğun günlerinde denize çıkacak tayfa bulamayan Reis, köyümüzdeki, yıllar öncesinden tanıdığı, gençliklerinde defalarca beraber balıkçılık yaptıkları arkadaşlarını tayfa olarak çağırdı. Biraz denizin, biraz paranın, daha çok da denizin hatırına koşa koşa gittiler. En genci otuz beşini, en yaşlısı elli beşini geçmiş altı ihtiyar delikanlı.
Enez'den Merhaba
Yıllardır pek çok hayalim oldu. Bunlar azaldı, arttı, çoğaldı, köreldi. Bir kısmı da hiç bitmedi. Bunlardan birisi de deniz, denize olabildiğince yakın, iç içe olmaktı.
Geçtiğimiz günlerde köyden beş kişi, büyük bir balıkçı teknesine tayfa olarak gitti. Ardından defalarca beni yanlarına çağırdılar. En sonunda gidemeden yapamadım. Çok fazla hazırlık yapmaya gerek yoktu. Fotoğraf makinemi, yedek pilleri, şarj cihazını, birkaç da giyecek yanında, ilk kez hangi kitabı alacağımı düşünmeden Sait Faik’in Bütün Eserleri’ni aldım.
Bindiğim balık nakil kamyonu beni Bandırma’dan alıp, bir akşamüzeri Enez limanına indirdi. O akşam denizden dönen tekne limana girdi. Kıyıdan alışkın olmayan gözlerle, altı yüz kasa hamsinin kamyonlara dolduruluşunu izledim. Tayfalarla, reisle, diğer personelle tanıştık.
Şimdi nasıldır pek iyi bilmiyorum, ama bizim zamanımızda edebiyat pek eğlenceli bir ders değildi. En genci yarım asır önce ölmüş bir takım adamların yazdıklarını “ilk psikolojik romanımız”, “kümes hayatını konu alan ilk şiir”, “bir Yozgatlı tarafından yazılmış ilk tiyatro oyunu” gibi kerameti kendinden menkûl sınıflandırmalara sokup öğrenciler iç kanamadan ölene kadar bunlarla işkence etmenin müfredattaki adıydı edebiyat dersi. İşkenceden bunalan öğrenciler aralara serpiştirilen “sanat mı toplum içindir yoksa tavuk mu yumurtadan çıkar” nev’inden tartışmalarla yeniden kıvama getirilirdi. Kısacası, “edebiyat”, üniversite sınavı için ezberlenmesi gereken isim ve tarihlerden ibaret bir başka ezber kitapçığının adıydı.
Piramitler, Babil Kuleleri, Semerkant’ın Kapıları, Pantenon, Gard Köprüsü, Konstantinopolis’teki Ayasofya, İstanbul’un camileri, Piza Kulesi, Brunelleschi ve Mikelanj’ın kubbeleri, Pont Royal ve Invalıdes: mimarlık bunlardır. Planlarının “kısır” cepleri, motifler, gömme ayaklar ve kurşun çatılar arasında kaybolmuş günümüz mimarları temel kütleleri kurgulamayı öğrenmediler: Bu onlara güzel sanatlar okulunda asla öğretilmedi. (Bir Mimarlığa Doğru)
- San'at meselelerinde sizi memleketimiz hesabına en ziyade sevindiren ve üzen şey nedir?
Bana bu suali soran genç adama hayretle baktım. Sâkin, güleryüzlü bir çocuktu. Koltuğunun altında birkaç kitap, beni görünce yolundan dönmüş, konuşmak istediğini söylemişti.
- Dostum, dedim, bu sual nerden, nasıl aklınıza geldi? Bellki sadece şu ânınızı harcıyorsunuz. Belki de hakikaten merak ettiğiniz bir meseledir bu. Ben ikincisine karar veriyorum. Sizinle ciddî olarak konuşacağım. Sualinizin ilk kısmının cevabı, siz kendinizsiniz. Yani bu soruyu sormanızdır. Bir dakikadır size bakıyorum. Hiç de bir istisnaya benzemiyorsunuz. Demek ki meseleyi böyle alanlar var. İşte bu beni şu anda sevindirdi. Şimdi ikinci kısma geçiyorum. San'at hayatımızın beni üzen tarafı amatör yokluğu. Bilen ve anlayan amatörün yokluğu.
Hafta sonu Polatlı’ya gitmem gerekiyordu.
Benim için bir yere gitmenin en zor yanlarından birisi, yanımda okumak için ne götüreceğime karar verebilmek. Yıllarca bu kararsızlıklar bana yolculuklarda, fazladan alınmış kitaplarla tıka basa doldurulmuş çantaların ağırlıklarından uyuşmuş, çökük omuzlar, her adımda ağırlıktan yorgun, titreyen dizlerle, bacaklarla, bir yerden bir yere gitmeye çalışmanın zorluklarını yaşattı. Sonraları, hep bir yerden bir yere, eline küçük bir-iki torba alıp da, indiği arabanın önündeki örgülü bölmede gazetesini bile bırakıp, çekip gidebilen insanlara özendim.
Dört mevsimle yaşamın evreleri arasında benzerlik kurmak çoğu kişiye doğal görünür. İlkbaharı gençlikle, yazı olgunlukla, sonbaharı ihtiyarlıkla yan yana düşünürüz. Böyle düşününce kış da ölüme karşılık geliyor olmalı. Öte yandan, bu şematik eşleştirmenin bir adım ötesine geçmeye, mevsimlerin getirdikleriyle yaşantımızı karşılaştırmaya kalkıştığımızda işler biraz sarpa sarıyor. Günler uzayıp kısalıyor, hava ısınıp soğuyor hâlâ, ama çiçek mevsimlerini, hangi meyve ve sebzelerin hangi zamanlarda doğal olgunluğuna ulaştığını artık pek azımız biliyoruz. Çiçekler şehir hayatından büyük ölçüde dışlanmış durumdalar. Meyve-sebze ise artık neredeyse her mevsim turfanda. Kısacası, hem doğayla hem de mevsimlerle iletişimimiz giderek zayıflıyor.
Mevsimlerle ilişkimin zayıf olduğunu en çok haiku denemeleri üzerine çalıştığım zamanlarda hissediyorum.
Öte yandan uzun bir süre son derece yoğun ve hareketli bir sosyal yaşam sürmüştü, sadece bir yılda, 1878-79 arasında yüz kırk kez akşam yemeği daveti almış ve kabul etmişti. S.47
Neredeyse bu bir yılın yarısı demek. 1875'te İngiltere'ye yerleştiğine göre, bu yemek davetleri aynı zamanda İngiliz sosyetesinin ona gösterdiği büyük bir ilginin de ifadesi. Yüz kırk gün, akşam gideceği yemeklerde ne giyeceğini, ne konuşacağını, kimin yanına oturacağını düşünmüş. Henry James gibi birisi söz konusu olduğunda, iki saatlik akşam yemeği diyerek geçiştirilemez bu. Çünkü o giyimi, insanın dış görünüşünü aşırı derecede önemseyen birisidir. Glifton Fadiman; Washington Meydanı’nın önsözünde, James’in romanlarının bir çoğunu, bir dostun, belki de bir sofra başında, rastgele değinip geçiverdiği rastlantısal bir söz veya olaydan esinlendiğini belirtiyor. Bu çoğumuza fazla gibi görünecek yemek davetlerinin, bir laboratuar, bir gözlem alanı gibi düşünmemiz gerekir sanırım.
Thomas Mann, James Joyce ve Oscar Wilde
Marias’ın kitabında, Faulkner, Conrad, James Joyse, Henry James, Arthur Conan Doyle, Robert Louis Stevenson, Turgenyev, Thomas Mann, Rainer Maria Rilke, Malcolm Lowry, Rimbaud, Oscar Wilde, Mişima, Laurence Sterne gibi pek çok yazarın yaşamlarından bilinmeyen ayrıntılar derlenmiş. Sözün gelimi de olsa, dedikodudan hoşlanmadığımızı iddia ederiz çoğu zaman. Ama söz konusu ünlü, yaşamımızda yazdıklarıyla farklı, özel bir yere sahip yazarlar olduğunda, bunu göz ardı ederiz çoğunlukla. Onların farklılıkları, abartılan, söylentilerle, uydurmalarla çeşnilendirilen, yeri geldiğinde bir efsaneye de dönüştürülen yaşamları her zaman sıradan insanların şaşkın, haset ve hayranlık dolu ilgilerini üzerine çekti. Onlarla ilgili her şey, en inanılmazı bile her zaman ilgimizi çekti.
